Makale Türünün Özellikleri
Makale, temeli düşünce olan yazı türüdür. Makalede konu sınırlaması yoktur. Bir düşünce, toplumsal bir olay, bilimsel bir gerçek, söz sanatları, plastik sanatlar, makalenin konusu olur. Makaleler bir tezi savunma yazılarıdır. Bu nedenle yapısı, ortaya atılan bir görüş ve bu görüşü destekleyecek düşüncelerle örülür.
Makalenin ülkemizde tanınması, gazetenin yayınlanmasıyla olmuştur. Makaleler köşe yazılarındandır. Gazetelerin ilk sayfalarındaki makaleye başmakale denir. Gazetenin başmakalesi genellikle aynı yazar tarafından yazılır. Gazetenin dünya görüşünü ve olaylara bakış açısını belirler. Gazetenin okuyucu sayısı üzerinde de etkilidir. Kimi insanlar, başyazar gazete değiştirdiğinde ya da beğendikleri makale yazarı artık eskisi kadar etkili ve tutarlı yazmadığında gazetelerini değiştirirler. Bu yüzden makale yazmak çok önemlidir. Makale yazarı, okuyucu ile bağını koparmamak zorundadır.
Makalenin belirleyici özellikleri nelerdir?
• Düşünsel plânla yazılır.
• Yazar anlattıklarının doğruluğuna güvenmeli, anlattıklarını bir mantık çerçevesine oturtabilmelidir. Her anlattığı, önceki anlattıklarıyla çelişmemelidir.
• İşlenen konu kendinden önceki söylenmişlerden, yazılmışlardan ayrı olmalıdır.
• Okuyucuya konunun önemini kavratabilmek için örnekleme, karşılaştırma, tanık gösterme gibi nesnel verilerden yararlanmalıdır.
Makale türünün Türk Edebiyatı’ndaki önemli temsilcileri şunlardır: Namık Kemal, Ziya Paşa, Şemseddin Sami, Muallim Naci, Beşir Fuat, Hüseyin Cahit, Fuat Köprülü
Giriş Bölümü : Öne sürülecek sav, görüş ya da düşünce yazının girişinde sergilenir. Makalenin en kısa bölümüdür. Makalenin geneline göre bir iki, paragrafı geçmez. İyi bir giriş makalenin oluşmasını sağlayabilir. Giriş bölümünde, yazıdaki fikir gelişiminin hangi yönde olacağı saptanır. Okuyucu bilgi ve fikir atmosferine yavaş yavaş sokulur.
Genellikle okuyucu ilk bakışta bu bölümü okur; sararsa, ilgisini çekerse yazıyı sonuna değin okumaya karar verir. Bu yönden makalelerde girişin çok ustaca ve özenle biçimlendirilmesi gerekir. Bu bölümde konu hiçbir ayrıntıya girmeden ortaya konulur.. Bunun aşırı dolaylamalara kaçılmadan yapılması gerekir. Neyin üzerinde durulacağı, ne hakkında söz söyleneceği bir iki parağraf içinde ortaya konulmalıdır.
Gelişme bölümü: Gelişme bölümünde, giriş bölümünde dile getirilen konu açıklanır, makalenin yazış amacı ve bu amaca yönelik bilgi, belge ortaya konularak tez savunulur, antitezler çürütülür. Konu ile ilgili bilgi ve belgelerin ele alınıp işlendiği, konunun genişletildiği ve ortaya konmak istenen fikrin doğruluğuna deliller gösterildiği bölüm, gelişme bölümünü oluşturur (Korkmaz 1995:220). Gelişme bölümü, derlenen, ortaya atılan fikirlerin çeşitli yönlerden genişletilmesi, desteklenmesiyle meydana gelir. Bütün fikir yazılarında olduğu gibi makalede de gelişme bölümünde açıklanacak fikirlerin derli toplu olması lazımdır. Dile getirilen fikirlerin inandırıcı, iddiacı kesin bir karaktere sahip olması için onları uygun yollarla açıklamak, desteklemek ve yerine göre de ispatlamak gerekir.
Gelişme bölümü makale yazarının inandırıcı olabilmek için tüm gücünü ortaya koyduğu alandır Bu bölümde ileri sürülen görüşlerin doğruluğunu ispatlamak için kanıtlar gösterilir, karşılaştırmalar yapılır, sayılar ve örnekler verilir. Öne sürülen sav, görüş ya da düşüncenin açımlanması, kanıtlanması bölümü makalenin gövdesini oluşturur. Yazar bu bölümde düşüncelerini açacak, geliştirecek, boyutlandıracaktır. Bunun için de tanımlama, karşılaştırma, örneklendirme, tanıklama, nesnel verilerden yararlanma gibi yollara sık sık başvuracaktır. Böylece okuyucuyu söylediklerinin doğruluğuna ve geçerliğine inandırmış olacaktır
Sonuç Bölümü : Sonuç bölümü; bir bakıma özetleme bölümü sayılabilir. Başta ileri sürülen, sonra açıklanan görüş, sonuç bölümünde -genellikle- bir paragrafta yinelenir. Ama asıl işlev burada yazının etkisinin doruğa ulaştırılmasıdır Ele alınıp işlenen, geliştirilen konunun hükme varıldığı ve o konunun ana fikrini oluşturan kısım sonuç bölümüdür. Bu bölümde yazar söylediklerinin tümünü belli bir sonuca ulaştıracak biçimde bir iki cümle ile sonucu vurgular.
Genellikle makale yazarları seçtikleri konu üzerinde söylediklerini bu bölümde bir yargıya dönüştürerek derleyip toparlarlar. Ancak bu bölüm her zaman için gerekli olmayabilir, yazar söylediklerini makalenin gelişme bölümünde iyice aydınlığa kavuşturmuşsa, konuyu dağıtmamışsa, yazısını, ayrıca özetlemeyi amaçlayan bir sonuca bağlamayabilir
Makalenin etkili olabilmesinde sadece bu planı uygulamak yeterli değildir. Makaleye işlenen fikre uygun bir başlık atmak gerekir. Makalelere genellikle kısa ve çarpıcı başlıklar konması gerekir. Makalede okuyucunun asıl ilgisini çeken şey, makalenin başlangıç ve sonuç kısımlarıdır Bunun için bu kısımlara anlamlı bir fıkra, çarpıcı bir diyalog veya bir hatıranın yerleştirilmesi makalenin etkili olmasını sağlar.
Makale yazmak uzun bir araştırma ve bilgi toplama aşaması gerektirir. Bu yüzden süre olarak sabır ister. Yazmaya başlamadan önce, makale yazılacak konu ile ilgili olarak geniş bir araştırma yapmak, tüm kaynakları taramak, bilgi fişleri oluşturmak gerekir.
Batıda çok eski örnekleri bulunan bu tür bizde ilk örneklerini Tanzimat döneminde vermiştir. Şinasinin Agah Efendi ile birlikte çıkardığı ilk özel gazete Tercüman-i Ahvalin ilk sayısında yayınlanan Mukaddime ( ön söz ) başlıklı yazı bizde ilk makale olarak kabul edilir. Ancak bu makale bugünkü anlamda çağdaş makalenin tüm özelliklerine sahip değildir.
Gerek Tanzimat döneminde, gerekse Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati döneminde yazılan makaleler, eleştiri- polemik karışımı ürünler olduğundan gerçek anlamda makale türünden uzaktırlar. Bu tür bizde ancak cumhuriyet döneminde çağdaş bir kimlik kazanmıştır bu gün bir çok yazar ve bilim adamı çeşitli konularda ve çeşitli dergi ve gazetelere bu türde yazılar yazmaktadır
Bu alanda ilk ünlülerimiz ise Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Mithat, Hüseyin Cahit, Süleyman Nazif, Ziya Gökalp, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay, Peyami Safa, Falih Rıfkı Atay, Halit Fahri Ozansoy, Yaşar Nabidir.
Sohbet ile Makale Arasındaki Farklar :
sohbet ile makale arasındaki farkları üç madde etrafında toplamaktadır:
1 - Makalenin konuyu derinlemesine incelemesine karşılık, sohbetlerde konu yüzeyden incelenir.
2 - Makalelerde işlenen fikir savunularak ispatlanır. Sohbetlerde ise, ispat gayesi yoktur.
3 - Makalelerde daha ciddi ve sağlam ilim dili kullanıldığı halde, sohbetlerde samimi bir konuşma dili kullanılır.
Makale ile Fıkra Arasındaki Farklar:
1 - Makale yazarı ele aldığı fikirleri bilimsel bir yaklaşımla incelerken fıkra yazarı yazarı kişisel görüşle ele alıp inceler.
2 - Makalede yazar fikirlerini kanıtlamak zorundadır. Bunun için sağlam güçlü kanıtlar göstermesi gerekir.
3 - Fıkrada ise böyle bir zorunluluk yoktur. Fıkra yazarı isterse ispatlama yoluna gider isterse gitmez, her türlü örneği kul1anabilir.
4 - Makale bilimsel bir yazı olduğu için resmi ve ciddi bir anlatım kul1anılır. Fıkrada ise samimi, rahat ve içten bir anlatım vardır.
Makale ile Deneme Arasındaki Fark
Denemeci özgürce seçtiği bir konu üzerinde kişisel görüşlerini okurlarıyla dostça paylaşırken okuyucuyu düşündürme amacı taşır. Yazınsal bir dil kullanarak toplumun geneline hitap eder.
Makaleci ise öğretmeyi, bilgilendirmeyi amaçladığı için bilimsel belge, anket ve istatistikler gibi verilerle savını kanıtlama yoluna gider. Bilimsel ve terimsel bir dil kullanarak konuyla doğrudan ilgisi olan sınırlı bir okura seslenir.
Küresel Çevre Kirlenmesi
Günümüzün dünyasında çevre kirliliği, tüm gezegeni kaplayan boyutlara ulaşmış durumda. Dünyanın birçok bölgesinde insanlar, çevre felaketine karşı korumasız, nükleer tehdit ve radyasyondan habersiz bir yaşam sürmektedir. Bilim adamları ise bu olumsuzlukların devamı halinde dünyadaki tüm canlıların ciddi biçimde tehdit altında olduğunu vurguluyorlar.
Halbuki insanoğlunun gelişimi başlarda yaşam ve doğal çevre ile uyum içinde sürmüştür. Ancak dünyadaki toplumsal ve teknolojik gelişmelerin hızla artışı karşısında ekolojik sistemin bu hassas dengesi giderek bozulmuştur. Bu tehlikeli gelişmenin seyircisi durumunda olan insanlık ise dünyada dengeli bir çevrenin korunamaması halinde tüm canlıların varlığının sürmesinin olanaksızlığını acaba ne zaman anlayacak?
Bu yılın yaz başlarında başlayan yağmur dönemi dünyayı etkisi altına aldı. Barajları, setleri ve köprüleri yıkan seller ölümcül sonuçlara yol açtı. Bir süre önce Trabzon’da yaklaşık üç saat süren yağmur, Sürmene ilçesi ve haritadan silinen Beşköy beldesinde büyük mal ve can kaybına neden oldu, ocakları söndürdü…Anı Mektup Biyografi Günlük Roman Tiyatro Fıkra Röportaj Makale Eleştiri Haber Yazısı Deneme Gezi Yazısı Söyleşi
Yağışların etkili olduğu bir başka ülke olan Çin’in birçok bölgesinde barajlar yıkıldı. Harekete geçirilen askeri birlikler setleri yıkarak sel sularının kırsal kesime yayılmasını sağlamaya çalıştılar. Sel, eylülün ortasında da Meksika’nın Chiapas eyaletinin Valdivia köyünü yok etti.
Dünyadaki benzer sel baskınlarının verdiği zararlar ürkütücü boyutlara ulaştı. 240 milyon kişiyi etkilediği söylenen bu yazın selleri, resmi açıklamalara göre şimdiye kadar 2 binin üzerinde insanın ve sayısı bilinmeyen diğer canlıların yaşamlarına mal oldu. Yaklaşık 14 milyon kişi evini terk etmek zornuda kaldı. Bu durum, insana, Çinlilerin “Su ile şaka olmaz” özdeyişini hatırlatıyor.
Gün geçmiyor ki çevre felaketi haberlerde yer almasın. Büyük Okyanus’ta 30 metreye kadar yükselen dalgalar sahilleri yerle bir etti. Deniz dibindeki deprem ya da yanardağların patlamasından meydana geldiği söylenen bu dev dalgalara karşı uyarı ağları da para etmiyor. Hatırlanacağı gibu bu dev dalgalar, 1993′te Endonezya’da bir adanın tamamını kapladı ve 2 bin kişinin yaşamını yitirmesine yol açtı. Yine Gine’de yaşamını yitirenlerin sayısı ise 3 bini aştı.
Dev dalgalara yol açan depremin merkezi Büyük Okyonus’ta idi. Ama yer kabuğu, dünyanın başka bölgelerinde harekete geçecek şekilde etki alanını genişletti. Örneğin haziran başında başlayan depremlerin, dünyanın dört bir yanını salladığı ortaya çıktı. Ülkemiz de bundan nasibini aldı. Bu ve buna benzer felaketler bize, geleceğimizi bu günden tahmin etmenin olanaksızlığını gösteriyor. Ozondaki delinme ve hava kirliliğinin yaşamda olumsuzluklara neden olabileceği ve doğal yaşamın temellerini dinamitleyeceğini küresel gözlükle niçin göremiyoruz?
Küresel çevre sorunlarının çözümü konusunda her ülkenin, çağdaş yöntemlerle halkını bilgilendirmesi bir görev olmalıdır. Sanayinin kent içinden uzaklaştırılmasına ve milli parkların gereği gibi korunup doğal hali ile tutularak toplumun yararlandırılmasına öncelik verilmelidir.
Üçbinlinli yılların insanları için, doğayla çok daha büyük uyum içinde yaşanacak rüzgârgüneş enerjisinden yararlanacak doğal konut yapımına geçilemez mi? Bu sahada yeni arayışlar içinde olmalıyız. Doğanın intikamının daha büyük olmaması ve acının yoksul ülkelere çektirilmemesi için insanların bir an önce kendilerine çeki düzen vermeleri gerekiyor.
Ölümcül etkileri yıllardır sürmekte olan ‘Çernobil’ olayından kim sorumlu? Bugün ‘Çernobil’den on misli daha tehlikeli olacak, radyoaktif artıkların bulunduğu söylenen Sibirya’nın batısındaki Karaçay Gölü, bir saatli bombadan farksızdır. Gölün altında, yaklaşık yüz metre derinlikte beş milyon metreküp radyoaktif tozlardan oluşan kütlenin varlığı bilinmektedir.
İnsanların yazgıları ile ilgili dehşet dolu olası tehlikelere karşı evrensel yurttaş girişimlerinin etkinliği attırılmalıdır.
Hepimizin paylaştığı bu dünyayı, bu gezegeni gelecek kuşaklara kirli ve çirkin bırakmaya hakkımız var mı? Geleceğe bir borcumuz yok mu? Hatalarımızın bedelini henüz doğmamışlara ödetmemeliyiz.
Doğa ananın yasalarına yeterince duyarlılık göstermeli ve doğal afetlerini ciddiye almalıyız. Doğal zenginliklerle dolu olması gereken bir dünyadan daha fazla yoksun olmamalıyız.
(Şaban Ali Yaşaroğlu, Cumhuriyet, 3 Ekim 1998)
Öğretici düzyazının bir türü olan makale, bir düşünür, bilim adamı ya da araştırmacının seçtiği bir konuda kendi duygu ve düşüncelerini delil, bilgi, bulgu, belge ve diğer kaynaklardan da yararlanarak açıkladığı ve kesin yargılarla sonuca ulaştığı yazı türüdür.
Makaleler, içeriklerini belirleyen konularına göre birçok türe ayrılır. Örneğin resim, müzik, tiyatro gibi sanat dallarını ele alan makalelere sanat makalesi, ulusal ya da uluslararası politika konularını irdeleyen yazılara politik makale, askerlikle ilgili bir konuyu işleyen yazıya askerî makale, psikolojik konulara değinen yazılara psikolojik makale, bir bilim dalıyla ilgili makalelere bilimsel makale, dinî konuları i şleyen yazılara da dinî makale denir.
Makaleler genellikle gazetelerde, popüler ve bilimsel dergilerde yayımlanır. Gazetelerin çoğunlukla ilk sayfasında yer alan ve o gazetenin genel fikrî yapısını temsil eden yazılara başmakale, bu yazıyı yazan kişiye de başyazar denir.
Türk edebiyatında ilk makaleyi, İbrahim Şinasî ilk sayısı 22 Ekim 1860′ta çıkan Tercümanı Ahval gazetesinde yayımlamıştır.
Miraç Kandili
İlahi Esintilerin kalpleri okşadığı, bir anın bir asra bedel olduğu bu gece dualarda birleşmek dileğiyle, Kandilinizi Kutlarım.
Yükü sevgi, özü saygı, gücü barış, süsü hoşgörü olan mübarek Miraç kandilinizi kutlarım Allah`a emanet olun. Güzel kandiller..
Kim Yasakladı Bize Gülmeyi
Akşama kadar bir sürü komiklik yapan delikanlıya sormuşlar, hadi esprili bir şeyler söyle de, neşelenelim.
Delikanlının yüzü önce asılmış, sonra gerilmiş…
Valla demiş nereden bulayım şimdi esprili bir konuyu.
Hem akşam oldu, hem de bende ne gülecek, ne de sizleri güldürecek hal kalmadı.
İnsanları güldürmek kolay değil.
Güldürmek deyince, başlayın yüz güldürmekten…
Neden mi?
Çünkü biz gülmek deyince, kendimizi bildik bileli, yüzün gülmesi konusuna vurulmuşuz.
Yüzümüz gülsün kafi…
Oğlan diplomayı aldı, yüzümüzü güldürdü.
Yağışlar yüzümüzü güldürdü çok şükür.
Hükümet, yeni zam kararıyla, memurların yüzünü güldürdü.
Karpuz ucuzlayınca, çarşı-pazarın yüzü güldü.
Hadiiii…yüz güldüren bu…almadan geçme, her biri seçmeee…
Gülmeye hasret bir toplumuz biz.
Acılarla yoğrulan hayatımızda, hemen herkesi duygulandıran, köşelerde sessizce ağlatan, durgunlaştıran hüzünlü ve duygulu dönemlerimiz var.
Gülmek bir çoğumuzda gülümsemek ve tebessüm etmek gibi bir şey…
Eskiden beri gülme, sırıtma, ciddi ol, herşeye gülen insan cıvık insandır, derdi büyüklerimiz.
Gülemedik.
Erkekler için delikanlı olmanın yolu, kızlar için hanım hanımcık olmanın yolu, ciddi olmaktan geçiyordu.
Bıyık altından gülmek bile, ciddiyetle, gülümsemek arasında geliştirilmiş bir tarzdı.
Her güldüğümüzde, ne gülüyon lan…yüzümde maymun mu oynuyo, edepsiz!…derdi büyükler.
Ananız bile, güldüğünüzü görse, “Yok anam yok, bu adam olmaz, bundan hayır gelmez, vara yoğa cıvık cıvık gülüyo, emmilerine çekmiş…” benzeri lafları çarpardı suratınıza…
Evde gülsek anamızdan azar, babamızdan şamar… Okulda gülsek, öğretmenden iki tokat…Askerdeyken gülsek, bizden birgün önce gelen kıdemliden, dayak…Memuriyette Amirine gülsen, çık dışarı…Evde hanıma gülsen, sen bana güldün diye küsme ve baba evine gitme muhabbetleri…
Kolaysa gül…
Amma ağlamak ve sızlanmak adına master yapmışız. Doktoramızı ağıt üzerine almışız.
İçinde acı olmayan şiir yazamıyoruz. Bizi ağlatmayan türkü ve şarkı ilgimizi çekmiyor.
Kara bahtlı, kara sevdalı, kara vicdanlı olmak paye misali yapışmış omzumuza, çıkmıyor.
Acıların çocuğuyum diyor sanatçı, bir numara oluyor!…
Ağlamak kârım oldu, anam anam garibem diyor bir türkü…
Hep ağlattı beni kaderim diyor, bir şarkı…
Güldürmedin felek beni, hep ağlattın niyeyse…diyor şair..
Birde ne diyorlar?
Allah ağlatmasın…
Ağlat beni, güldürme diye nereyse, dua edecek insanlar!…
Tövbe…tövbe…
Ağlatmasın tabi de, Allah güldürsün demeyi de bilmiyor muyuz?
Gülmeyi dahi, ciddi bir iş sanarak büyüdü bizim nesil…
Komiklik yapanları adam yerine koymadık. Palyaçolara güldük, beyaz perde ve sahnelerin, Şehir-i Komik Naşit Efendi, Dümbüllü İsmail, Türk sinemasının komikleri rahmetli, Salih Tozan, Suphi Kaner, Necdet Tosun, Vahi Öz, Suna Pekuysal, Adile Naşit gibi unutulmazlarına siyah-beyaz sinema döneminde, sinema salonlarında gözlerimizden yaşlar aka aka güldük.
Film bitti, daha sinema çıkışında takındık ciddiyetimizi, yürüdük gittik evlerimize.
Rahmetli Kemal Sunal’ın filmlerini hala kahkahalarla izlememiz, gülmeye olan hasretimizden.
Cem Yılmaz’ı belki bunun için seviyoruz. Şener Şen’den bunun için vazgeçemiyoruz.
Gülmeyi büyüklerimiz yüz güldürmek olarak algılamışlar bir kere.
Yüzümüz gülüyor amma içimiz kan ağlıyor aslında gibi sözlerimizde, pek meşhurdur hani..
Kim yasakladı bize gülmeyi?
Bir kahkaha iki kalem pirzolaya eşdeğer diyenler, bin yaşasın.
elimelerle Altın Parmak Mehmet Akif Ersoy
ALTIN PARMAK MEHMET AKİF ERSOY
Mehmet Akif Ersoy, (d. 20 Aralık 1873, İstanbul – ö. 27 Aralık 1936, İstanbul). Türk şair, düşünür, veteriner, öğretmen, vaiz, yüzücü, milletvekili, Türkiye Cumhuriyeti İstiklâl Marşı şairi.
Ailesi Babası Mehmet Tâhir Efendi (d:1826 ö:1888) ve annesi Emine Şerife Hanım`dır (d:1836 öl:1926). Nuriye isminde bir de kız kardeşi olmuştur.
1898`de İsmet Hanım`la evlenen Mehmet Akif’in Cemile, Feride ve Suad isimli üç kızı ile Emin ve Tahir isimli iki oğlu olmuştur.
Hayatı Mehmet Akif 20 Aralık 1873`de İstanbul`un Fatih ilçesinde Sarıgüzel Mahallesi`nde, ailesine ait bir evde dünyaya geldi. Bir medrese hocası olan babası ona doğum tarihini ebced yöntemiyle hesaplayarak ulaştığı Ragıf adını verdi.
Sırasıyla; mahalle mektebi (yuva), ibtidai (ilkokul), rüşdiye (orta okul) ve mülkiye idadisi (lise), Baytar Mektebi`ne (Veterinerlik Fakültesi) devam etti. 1893’te Baytar Mektebi’nin ilk mezunu ve birincisi olarak diploma aldı
Siyasi Hayatı TBMM 1.Dönemi`nde Burdur milletvekili olarak yer aldı.
Kitaplar Şairin Safahat adı altında toplanan şiirleri şu 7 kitaptan oluşmuştur:
1.Kitap: Safahat (1911)
2.Kitap: Süleymaniye Kürsüsünde (1912)
3. Kitap: Hakkın Sesleri (1913)
4. Kitap: Fatih Kürsüsünde (1914)
5. Kitap: Hatıralar (1917)
6. Kitap: Asım (1924)
7. Kitap: Gölgeler (1933).
Eleştiri Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanı Hicabi Kırlangıç:
“ Mehmet Akif Ersoy fikir dünyası tarafından yeterince irdelenmedi. İstiklal Marşı`nı yazmış olmasından dolayı diğer eserleri ihmal edildi. Klasik ve yeni şiir arasında bir köprü oldu. ”
Türkiye Yazarlar Birliği Onursal Başkanı Mehmet Doğan:
“ Bu önemli şairimizin anılması için üniversiteler seferber olması gerekirken, ne yazık ki hiçbir faaliyet yapılmadı. ”
Edebiyat araştırmacısı, İstiklal Marşımız ve Mehmet Akif Ersoy adlı kitabın yazarı İsa Kocakaplan:
“ Akif, bizim en realist sanatçımız olarak değerlendirilebilir. En önem verdiği şey `sözün dosdoğru` olmasıdır. Akif, bir iman ve İslam şairidir. Ülkü adamıdır. Ülküsü bütün Müslümanlar`ın başı dik yaşayabilmesi, ilimde, teknikte Avrupa`yı geçmesidir. Bu sebeple, bütün şiirlerinde Müslümanlar`ı uyarmaya çalışmış, onları silkelemiştir. İdeallerine bağlılığı ve bunun için hiçbir fedakarlıktan kaçınmayışı Akif`i yalnız bırakmıştır. Ancak dostu ve düşmanı olan herkes onun doğruluğuna, ülkü adamlığına ve dünyaya önem vermeyişine daima takdirle bakmıştır. Mert, sözünün eri, paraya önem vermeyen, imanlı bir kahramandır. Bu yönleriyle gençliğe örnek olacak kişilerin en başında gelir. ”
Türk Edebiyatı adlı eseriyle tanınan ve şairin tüm yönleri ile ele alındığı Mehmet Akif isimli bir eser de kaleme alan edebiyat tarihçisi Ahmet Kabaklı, Ersoy`u Natüralist olarak tanımlıyor:
“ Şiirin milli, dini bir imanla yazılması halkı uyarması gerektiğini kabul etmektedir. Şiirlerinde kendi arzuları, aşkları, kinleri hiç görülmez. Bütün tasası toplumdur. Ahlaksız edebiyata düşmandır. Samimiyetsizliğe, sahteliğe ve en çok taklitçiliğe sinirlenir. Edebiyatın, o günlere kadar İstanbul çevresinde kalmasını şiddetle kınar ve memleket şiirleri yazar. Akif`e göre sanat hayat içindir. Çünkü Müslümanlık hayat dinidir. Ferdi günah ve sevap telakkisini aşarak, toplumcu bir Müslüman anlayışını şiirlerine yansıtmıştır. Şiirlerinde hiçbir kapalılık bırakmayıp açık açık yazmıştır. Serveti Fünuncular`a karşıt olarak Batı edebiyatına hiçbir şey borçlu değildir. Şiirlerinde yerlilik hemen göze çarpar. Kararlı, azimli ve şuurlu olarak yerlidir. ”
“ Akif`in vezinli kafiyeli 536 sayfa tutan `Safahat`ı var. Bu kitap, kendinden önce yazılanlara hiç benzemez. Ondan sonra bu cinsten kimse yazmamıştır yahut yazamamıştır. Bu bir gerçektir. Benim belli başlı tetkik konum da bu eserdir. Eğer Akif, vezinli kafiyeli değil de sadece iyi nesirle kitabındaki fikirleri yazsaydı gene büyük bir şeydi. Bugün Ortadoğu`da bazı devletler Akif`in istediğini yapma sevdasındalar. Acaba şairin doğrudan doğruya veya vasıtalı olarak bu fikirler üzerinde bir tesiri olmadı mı dersiniz? Mısır`da gelişen fikirlerin Meşrutiyet devrinde Osmanlı üzerinde etkisi olduğu gibi İstanbul`daki fikir cereyanlarının da Kahire`de ve Arap aleminde iz bıraktığını tahmin ettirecek deliller eksik değildir. ”
Şair, siyasetçi Mehmet Emin Erişirgil, 1956 yılında yazdığı İslamcı Bir Şairin Romanı: Mehmet Akif adlı kitabında, Mehmet Akif Ersoy`un kurtuluş mücacadelisin başladığı günlerde bir gün mecmua idaresine gelerek Eşref Edip`e Hazırlan gidiyoruz. Top ve tüfeğin patladığı yere. Artık burada duramıyorum dediğini, ertesi gün Balıkesir`e giderek Zağanos Paşa Camisi`nde kürsüye çıkarak Alınlar Terlemeli başlıklı manzumeyi okuduğunu anlatıyor:
“ Cihan alt üst olurken seyre baktın öyle durdun da/ Bugün serserisin kendi yurdunda/ Hayat elbette hakkın… Lakin ettirir haykırıp ihkak/ Sağırdır kubbeler bir ses duyar davayı istihkak / Desen bin kere insanım o kanmaz, hem niçin kansın/ Ya sen hürriyetin, hakkın masun oldukça insansın/ Bu hürriyet bu hak bizden bugün ahengi sa`y ister/ Değil üç dört alından hep alınlardan boşansın ter. ”
Şair ve yazar Yavuz Bülent Bakiler :
“ Mehmet Akif Ersoy`u anmak için çeşitli illerde düzenlenen toplantılara konuşmacı olarak katıldım.Bu toplantılarda anlattıklarımızı dinleyenler, `Biz bugüne kadar Mehmet Akif`i, fesini çıkarmamak için Mısır`a kaçan şair olarak tanıyorduk. Sizin anlattığınız Akif bambaşka diyorlar. Bu safsataların temelinde okumamamız ve büyük değerlerimize karşı kapalı kalmamız geliyor. Elbette Mehmet Akif, doğu ve batı dünyasını iyi kavrayan bir kişi olarak fesin batıdan geldiğini ve İslam`la hiçbir bağlantısı bulunmadığını çok iyi biliyordu. ”
Erciyes Üniversitesi (EÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ayhan Öztürk:
“ İslam ahlak anlayışını soranlara onun hayatı anlatılabilir. O mükemmel bir dinin, mükemmel bir temsilcisidir. Akif, milli kültür değerlerine sahip, mükemmel bir aydındır. Tam bir seciye ve kanaat sahibidir. ”
>> ilk gözağrım….. <<
Feryadımın,figanımın hüznüme yarenlik ettiği zamanlardayım.Koca bir şehri ufacık gönlüme sığdırmaya çalıştıkça boş kalan yanlarımdan ayaz yiyorum.Kara kışlarımın ışığa hasret bıraktığı anlarda anlarda damla damla güneş ağlıyor,yağmur söylüyorum.Deli bir yanlızlık açıyor koynunu kucak kucak,ayaklarım uyuşmuş koşamıyorum.Koşmak nefesimi kesecek diye korkmuyorum oysa.Ama korkuyorum bir ertesi güne umutları viran savaş çocukları gibi uyanmaktan.Ölümü emr-i ilahi bildiğimden uyanamamak bile ürpertmiyor ruhumu.
Gözlerimi buğulayıp bir aşk diliyorum medet kapısından GÖNLÜMÜN ÖMRÜME YAKIŞACAĞI BİR AŞK.
Yanlızlık çalıyor kapımı defalarca kıyamıyorum,misafir ediyorum gönlümün en yakışan yerine.Türlü sohbetler edip kendini hediye ediyor bana “almazsam ayıp” diyor elime yüzüme kokusunu sürüp koyuveriyorum ömrüme.
Üşümeyi sever buluyorum kendimi.Akşamın o yeni çökmüş ayazında dilimde anlamsız bir şarkının yarım yamalak ritminde geceyi demliyorum titreyerek.
“AİT OLMAK” diyorum daha fazlası türemiyor dilimde.İnadına kabul edemiyorum bu kenti.Bu kent kendini bedavaya satıyor üstüne para verip “UZAK DUR” diyorum.
Büyülü cümleler kuramaz oluyorum,bir vedanın ertesinin acısını unuttuğumdan mı yoksa vedalara ağlama yaşımı uğurladığımdan mı bilmem sızlamıyor sızlayası yerlerim.
Elim kaleme,gözüm hüzün damlalarına küsüyor.BEN YORULDUM…
Şimdi bi yanı kırık,bi yanı unutulmuş bi kız çocuğuna dönüyor ruhum.Bir elma şekerine bir dünya satabilecek yaşta olabilmeler diliyorum.Bakıyorum ellerime yakışmıyor masum şekerler,nefesim çilek kokmuyor,kanayan yerlerime bakıyorum bisiklet kazalarına hiç benzemiyor.Bu daha derin daha için için kanayan bi yara ANLIYORUM.
BABAyla oturulan sofraları,baba sohbetlerini,baba kokusunu,baba merhametini,bir babaya yakışan sertliği,kararlılığı,görmüş geçirmişliği,bir tek babada iyi duran o vakur,o korkutmayan yanları özlüyorum.Özlem divan-ı derdime indiğinde damla damla sızıyor ruhumun en çatlak yerinden dünyaya AĞLIYORUM…
Kimisine göre büyüyorum,oysa isteyip istemadiğimi umursatamıyorum.Çünkü ben pembe düşleri kara kabuslara dönüştüğünde yalan dünyasını yalan renklerle boyayabilecek cesur ama yapmacık o insanlarlar gibi değilim.Gönül toprağıma ekilmeyeni biçecek kadar hayalperest de değilim.Madem büyüyorum buyrun o zaman kocaman insan benden gönlümün çocuğuna serzenişim olsun…
>>Bakkal amca!bana bir Din ver! <<
Bakkal amca, bir din ver, bana şöyle yüz gram;
İçinde hem komedi, hem de birazcık dram.
Öyle bir din olsun ki; bizi fazla sıkmasın,
Her yerde ‘ahlâk’ diye, karşımıza çıkmasın…
Ramazan’da otuz gün, vücut girsin bakıma,
Ama bayram gelince, karışmasın rakıma(!)
Bırakalım insanlar, her tür haltı yesinler,
Karınları doydukça, ‘kalbim temiz’ desinler…
Bir din ver ki; içinde, birazcık kahve falı,
Ve üstünde bir kaşık, sosyetik mevlid balı,
Arasında bir dilim, Kaşar Yaşar olmalı,
Böylece kalplerimiz, hidâyetle (!) dolmalı…
Bir de şu kurbanlıklar, sorun çıkardı biraz,
Neden dersen bütçemiz, bu sene hepten ayaz.
Eğer fetvâ verirse, şu senin ‘Süper Beyaz’,
Belki biz de keseriz, ya bir tavuk, ya bir kaz…
Bakkal amca bir din ver; zorda ‘Allah’ diyelim,
Açılınca kapılar, ‘Haydi Yallah’ diyelim.
Âlimler ehli cümbüş, fetvâlarda varyasyon,
Biraz Budist felsefe, biraz reenkarnasyon…
Bir din ki; insanları, hayallere daldırsın,
Tüm cinsel yasakları, yürürlükten kaldırsın.
Eroslar, Afroditler, sokaklarda çıldırsın,
Ve bu çılgın olaylar, şeytanları yıldırsın…
Açılsın sahillerde, beş yıldızlı mâbedler,
Diskolarda, ruflarda, yapılsın ibadetler…
Bir din ver ki; her akşam, sofraları kuralım,
Kadehleri duayla, birbirine vuralım…
Ahlak mahlak üstüne, biraz kafa yoralım(!)
Memleketin şu hali, ne olacak soralım.
İlerleyen saatte, dansöz çıksın masaya,
Allah rızası(!) için, pamuk eller kasaya…
Ne kadar yardımsever, olduğumuz görülsün,
Ellerimiz ona, merhametle sürülsün.
Cinsiyetler arası, ortak pazar kurulsun,
Böylece irticaya, büyük darbe vurulsun…
Bakkal amca, bir din ver; açık olsun tâvize,
Rahatlatsın bizleri, tatlı baksın fâize.
Madem ki fâiz dedik, hazır girdik damardan,
Bir din ver ki; bizleri, men etmesin kumardan…
Piyangolar, totolar, birer hayır kurumu,
Bazı yobaz kafalar, görsünler bu durumu,
Gece gündüz borsada, hayal kursun alıklar,
Yesinler küçükleri, bazı büyük balıklar…
Bir din ver ki; bıraksın, şu rüşvetin peşini,
Âmir, memur, sekreter, herkes bilsin işini.
Bu bilimsel metodla, çözersek biz bu işi,
Korkarım kalmayacak, zekât verecek kişi…
Lûgatlerden silinsin, artık şeref, şahsiyet,
Dalgalı kura geçsin, edep, hayâ, haysiyet.
Körler ile sağırlar, koltukları kapsınlar,
Ellerinde yağdanlık, birbirine tapsınlar…
Bakkal amca, bir din ver; kaşlarını çatmasın,
Kubbesi, minaresi, aman derim batmasın,
Temizlensin camiler, tabut mabut kalmasın,
Bundan sonra Azrail, kapımızı çalmasın(!) …
Dostlarım! Sanmayın ki; taş devrinden gelirim,
Bakkaldan din istenmez, bunu ben de bilirim.
İstedim ki; bu şaka, sizi biraz güldürsün,
Güldürürken, biraz da, gerçeği düşündürsün…
>> ‘’Var’’sın Yok Desinler! <<
‘’Var’’sın Yok Desinler!
VAR’A ‘yok’ demekle, nesi değişir ki ‘var’ın? Varsın Allah’ım varsın! Diller yok diyorsa yalan, kalplerde senin adın yazılı… Canlar Seninle yaşıyor… Eller, sen istersen tutabilir, dizler de öyle…
Alâim-i Semâ senin.
Gökkuşağında renkler Seni gösteriyor, ‘ressam’ yok dese dert midir? Şarkılarda ismin geçmese ne gam? Sesler seni söylüyor. Senin besteni şakıyor bülbüller!
Gül gülümsüyorsa senin güzelliğinden… Rahmetinin katresidir yağmur, bahçeler hep senin.
En şefkatli sensin Allah’ım. Çünki sensin anneleri yaratan… En kudretli sensin Allah’ım Çünki sensin dağları dik tutan,denizleri dökmeden gezdiren…
Çocukların pamukçacık ellerinde, çimenlerin yeşermelerinde, sevdâlıların sıcacık yüreklerinde ‘apaçık’ sen ‘saklısın’…
Sana ‘yok’ diyeni ‘yok’tan ‘var’ eden de sensin.
Bolluklar mükâfatın, kıtlıklar ikazın… Ferahlıklar, sıkıntılarımıza teselli, üzüntüler seni hatırlamamız için…
O kadar varsın ki… Varlığının heybeti karşısında başımız dönüyor, tıpkı dünya gibi… Sensiz yaşanmıyor…
Milyonlarca yıldır, milyarlarca hayat ve her hayat sahibine her an taptaze nefesler veren nasıl ‘yok’ olur, nasıl ‘yaşamaz’?
Hayatı veren sensin. Hayat da, hayatım da senin. Kendini bilmeyen seni tanımamış; kim neylesin?
Anlamayı, bir adıma karşılık bin adımla koşuşturan sensin.
‘İnanılan’ da sensin ‘inandıran’ da… ‘Var’ daha ‘yok’ iken ‘var’ olan da sensin. Her zaman her yerde ‘var’ olan da!
Asırlar bir ince perde, mekân bildiğimiz, ayak bastığımız, paylaşamadığımız dünya bir durak…
Bir hak verdin… Akıl, duygu, dudak verdin, söyleyeceğiz…
Hayatımız müteharrik bir kalem…
Kaderimizi bu kalemle bize ‘yazdıran’ da sensin.
Yarattın, yaşatıyorsun, dirilişimiz vaadin… Sen vaadinden dönmeyensin, senindir sonsuzluk!
‘Küçükler’ Senden uzaklaştıkça küçüldüler, ‘büyükler’ sana yaklaştıkça büyüdüler.
Yûnus balığın karnında, Yûsuf zindanda senin kölendi. Hürriyet sendeydi, sen Rabbimizsin…
Serinlik Sendendi, İbrahim’i ateşin yakışından kurtaran… Mûsa’yı Firavun’un sarayında büyüten sendin.
Sendin hem yetim, hem öksüz Muhammed’i (asm) Mirâc’a çıkaran…
Her şeyi senin için yarattım dediğinde, ben de herşeyi senin için terk ettim diyen zata(asm) bunu söyleten sendin.
Eyyüb senin için sabretti,Yûsuf Züleyha’yı senin için reddetti… O, her şeyi! Allahım:
Rüzgârdan, ışıktan, lisandan, insandan deliller gönderdin.. Her oluş, her tükeniş işâretindi!
Peygamberlerin, nizâmını anlatan yazının satırbaşlarıydı, kelimelerindi velilerin: dostların, senin imla işaretlerin…
Doksan sene ömrümde dünya zevki namına bir şey bilmedim diyen zat, bunu senin aşkınla yaşadı, söyledi…
Geylânî seni söyledi, Rabbanî seni, Mevlânâ sana çağırdı, Gazâlî sana ,Yunus dillerde seni metheyledi. “Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur” dedi Necip Fazıl, Sen çileyi mutluluk yapansın. Varsın Allah’ım varsın…
Hilekârsa bilim, edepsizse edebiyat, sahteyse san’at,gerçeğini; amacını kaybetmişse ‘yok’ diyorsa desin!
Küçük kitaplar ‘yok’ yazsa? Kâinat ‘var’ yazan koca kitap! Yazan sensin, okutan sensin.
Selâm sana sevgili. “Bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkaş…” İnsanım ve inanıyorum sana.
Kundaktan kefene, beşikten musallaya ve oradan ‘asıl hayata’ uzanan rahmetine… Şelâlelerde çağıldayan, mercanlarda parıldayan güzelliğine… Toprak kokan mahsuller, kovanlar, peteklerce ikram ikram üstüne bereketine…
Kan kırmızı karanfillerden, gözbebeklerine kadar, binbir çeşit ve rengârenk sanatına inanıyorum…
‘Yok’a inanmak ‘yok!’ Şüphesiz inanılacak yalnız sensin.
Sebepler! Size söylüyorum, sizi sebep gösterenlerde suç, Sevgilim ‘ol’der ve ‘olur’…
Allah’ım…
Bir sevdâdır sana inanmak… Gurbette âniden kavuşmaktır! Her şeyimi sen verdin, her şeyim senin.
Dönüşümüzde sana…
Seni sana lâyık anlatamadım affet! Kelimem yetmedi! İşte Allah’ım bu kulunun bütün söyleyebildiği bu kadar.
Ey akılların anlamaktan, dillerin layıkıyla methetmekten aciz kaldığı;Zat
Ben bu kadarım… Şükür ki sen bu kadar değilsin!
Tanıt bizlere kendini ey mevcud u meçhul..!
Evet! Evet! Evet..! Onu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.
Silemedim Seni Gönül Defterimden
Gönül defterlerimiz bize özeldir. Çünkü bizden başka okuyanı ve yazanı yoktur. Yazanı da, çizeni de, okuyanı da tek kişiliktir.
O gönlü paylaşana, anlayana belki açılabilir, günün birinde…
Gönül defterinden birini silmekte öyle sanıldığı kadar kolay değildir.
Sildim seni deseniz de, silemezsiniz…
Çünkü;
Sen silersin, gönül silmez…
Silmediği gibi, hatırasını ilk günkü gibi, taptaze saklar…
Öyle bir zamanda ortaya çıkarır ki, gönlüme söz geçiremedim demek zorunda bırakır insanı…
Bazen de, alır nefreti yanına, gözü görmez bir şeyi, siler atar adı, sanı, yakınlığı ne olursa olsun…
Birini defterden silmeniz için, canınızın çok acıması, çok yanması gerekir.
Ummadığınız dağlara karların yağması, ummadığınız taşların başınızı, gözünüzü yarması, umduğunuz yerlere küsmeniz, kırılmanız gerekir.
Dostun attığı gülün bile taş yerine geçmesi, boşuna değildir.
Kalp kolay kırılmaz, gönül kolay yıkılmaz…
Yunus Emre ne diyordu;
“ Bir kez gönül yıktın ise / Bu kıldığın namaz değil / Yetmiş iki millet dahi / Elin yüzün yumaz değil”
*****
Bir dostum bir hikaye anlattı geçenlerde;
Dibe vurmak nedir bilirsin. İşte öyle bir zamandı. Ticari, yönden batmış ve bitmiştim. İlk kez haciz memurları geldi kapıma…
Kimseden bir şey istemeden bir şeyleri satıp savıp işin içerisinden kurtulmayı başarabilirdim.
Olmadı, yapamadım…
Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen bir arkadaşım vardı. Öyle bir dosttu ki, anlatamam…
Gündüz görüşemesek, mutlaka akşamları ya onlarda ya bizde bir araya gelirdik.
Benim durumum ortaya çıktığı andan itibaren, sanki yer yarıldı, arkadaş içine düştü, aynı şehirde, aynı mahallede, aynı sokakta görüşemez ve buluşamaz olduk.
Arkadaşım benden kaçıyordu.
Bu durum beni duman etti…
Aradan altı ay kadar geçti. Ben durumumu düzeltim, borçlarımın büyük bir kısmını ödedim.
Arkadaşım beni aramayınca, bende onu aramadım. Ondan hiçbir şekilde bir şeyler istemeyeceğimi de, çok iyi bilirdi, üstelik…
Ve bir sabah çıktı geldi.
Hiçbir şey olmamış gibi beni kucakladı, hal hatır sormaya başladı.
Hatta espriler falan yapıyordu.
Ben ise, insanlar konusunda bu kadar nasıl yanıldığımı düşünüyordum.
Onu gönül defterinden silip atmıştım aslında…
Ancak, hiç belli etmedim. Hala gelir –gider, ancak o samimi görüşmelerimiz geçmişte kaldı.
*****
Gönül defterinden birini silen insan, onu anabilir mi?
Sizlerle paylaştığım hikayeyi nakleden dostum da, diliyle gönül defterinden sildiği arkadaşını silememişti aslında…
Belli ki, silmeye kıyamamıştı, anlatıp yüreğini soğutuyordu…
Hemen herkesin gönül defterlerinde silinme raddelerine gelmiş nice olaylar ve hikayeler vardır.
İnandıklarınızı, güvendiklerinizi, çok ama çok sevdiklerinizi silemiyorsunuz gönül defterlerinizden.
Belki çok kırılabilirsiniz…
Belli bir süre gücenebilirsiniz…
Çokça incinebilirsiniz de…
Ama sürdüremezsiniz…
Hatta, alırsınız kalemi elinize, “ Sildim seni gönül defterimden…” diye başlarsınız yazmaya…
Sadece başlarsınız…
Ne kalem şahit olur size, ne kağıt…
Hele onu çok sevmişseniz…
Silmenin ne çetin bir imtihan olduğunu, yaşamadan anlayamazsınız…
İlk satıra takılıp kalmıştır kalem…
Kaç kağıdı buruşturup attığınızı, ne ben sorayım, ne siz söyleyin.
Sonrası o başlık gecenin bir yarısında…
“Silemedim seni gönül defterimden”, diye başlayan bir yazı oluvermiştir…
Benim satırlarım, beni bir köşe yazısına götürdü.
Dilerim sizi de, bir şiire yada bir hikayeye götürsün…
>> aşk halin demidir <<
Aşk!
Aşk,
Bir bakış,
Belki kaçış,
Bazen inanış,
Yürekte yanıştır…
Aşk,
Bir başlangıç,
Kalbi aralayış,
Bilinmeyenlere,
Her an yaklaştırır…
Aşk,
Açlığın,
Saçmalığın,
Gamsızlığın,
Nihayetidir…
Aşk,
Nefsi,
Zevki,
Mideyi,
Bedeni,
Nizam ettirir…
Aşk,
Canı,
Cananı,
Dünyayı,
Ukbayı,
Hakka vermektir…
Aşk,
Her cana,
Bir kana,
Bazen mala,
Yakıştırılan,
Bir leke değildir…
Aşk,
Bir nur,
Hatta onur,
Zilletten korur,
Manayla buluşur…
Aşk,
Haldir,
Melaldir,
Ölmektir,
Hakta dirilmektir…
>> Evet Neden ??? <<
* Neden bozulan otobüsün yolculari bizim otobüsümüze aktarildiginda onlara mültecilermis gibi bakariz?
* Neden her gördügümüz haritada hemen Türkiye’yi bulmaya çalisiriz? Millet olarak dünyada kaybolma kompleksimiz mi vardir?
* Neden insanlar birbirlerine sarilinca saga-sola sallanirlar?
* Neden ögrenciler ilkögretimin besinci sinifina kadarmögretmene ‘ögretmenim’ diye seslenirken altinci sinifta bir anda ‘hocam’diye seslenmeye baslarlar?
* Neden sinavlarda ‘4 yanlis bir dogruyu götürür’ seklinde bir uygulama ile ögrenciler cezalandirilirlarda ‘4 dogru bil, bir dogru da bizden’ seklinde bir kampanya baslatilip zekaya ve riske girme cesaretine ödül verilmez?
* Neden insanlar kapali bir alandan yagmur yagan alana çikinca kafalarini egerler? Yagmura duyulan saygidan midir yoksa ondan tirstigimiz için midir?
* Neden dükkanini kapatip giden esnaf, kapiya ‘10 dakika sonra dönücem’ yazar, ne zaman gittigini nasil anlariz?
* Televizyona çikan insanlar neden kendilerini Türkiye’deki bütün insanlarin izledigini sanirlar?
Örn: Su anda 70 milyon bizi izliyor…
* Neden gözlerinden öperim denir? Insan vücudunda öpülecek daha uygunsuz bir yer var midir? Kimse kimseyi gözünden öpmüs müdür?
* Dügünlerde neden ‘Dom Dom Kursunu’ ile göbek atilmaktadir.’Bir avci vurdu beni, bin avci beni yedi’ gibi sözlerbesliginde kendinden geçen baska milletler var midir?
* Neden bazi kizlarimiz sirin bir hayvancagiz gördüklerinde ‘inanmiyorum!’ derler, inanilmayacak olan nedir?
* Cumartesi ve Pazartesi’nin neden kendi isimleri yoktur?
* Dolmuslardaki fiyat tarifesinde ‘en kisa mesafe’ neden ‘indi-bindi’ olarak tabir edilir? Önce inilip sonra mi binilir?Bir terslik yok mudur?
* Bir programi kurarken neden ‘kabul ediyorum’ ya da ‘kabul etmiyorum’ seçenekleri vardir? O kadar parayi bayilip bir bilgisayar programi satin aldiktan sonra ‘kabul etmiyorum’ seçenegini isaretleyen bir takim saf kisiler mevcut mudur?
* Bulmacalarda boru sesinin karsiligi neden hep ‘ti’dir?Bulmacalari hazirlayan arkadaslar hiç ‘ti’ diye ses çikaran boru görmüsler midir?
* Ipana 7 reklamindaki kiza ‘Ne zamandan beri Ipana 7 kullaniyorsun?’ diye soran doktor, Ipana 7′nin yeni bir ürün oldugunu ve reklamdan sadece bir kaç gün önce piyasaya çiktigini bilmemekte midir?
* Neden futbol takimi olan Ajax ‘Ayaks’ diye okunur da temizlik ürünü Ajax ‘Ajaks’ diye okunur? *
* Neden ilanlarda ‘doktordan temiz araba’ diye yazilir?Hipokrat yemininde ‘arabami temiz kullanacagim’ seklinde bir madde mi vardir?
>> Biz Turkleri nasil tanirsiniz? <<
Biz Turkleri nasil tanirsiniz?
** Ancak bir Türk aracin sinyal lambalari dururken kolunu çikararak “dönüyorum” hareketi yapabilir.
** Yemegin etini en sona birakan kisi tabi ki Türk’tür.
** Dingildeyen bir masanin ayagina kagit sikistirma fikri bir Türk’ündür.
** Dislerinin arasindan “viij viij” diye ses çikaran birini görürseniz selam verebilirsiniz çünkü o kesinlikle Türk’tür.
** Tv’de film seyrederken filmin oyunculariyla muhatap olan (dur oraya gitme öldürecekler seni) Türk sinema severlerdir.
** Ancak bir Türk kulagini kalem ya da örgü sisiyle karistirabilir.
** Arabasina öküz, köpek, horoz sesli korna taktirma fikrinin patenti bir Türk’e aittir.
** Gazete kagidini en iyi sekilde kullanan Türk’tür (Cam silme bezi, külah, mendil, sofra bezi)
** Plastik yogurt kabini saksi yapan elbette ki Türk’tür.
** Arabasinin arkasina yazi yazan bir Türk degil de nedir? (Rahmetli de sollardi, tek rakibim THY, kroyum ama para bende)
** Uçakta bulunan tanidiklarina uçak havalandiktan sonra görmeyecegini bildigi halde el sallayan birini görürseniz hemen boynuna sarilin çünkü o Türk’tür.
** Çignedigi sakizi daha sonra çignemek üzere kafasindaki tülbente yapistiran bir Türk kadinindan baskasi degildir.
** Isinde iyi olan birisini överken hakaretle iltifat eden bir Türk’ten baskasi olamaz. (serefsizin oglu ne is yapmis be kardesim, helal olsun)
>> *Yanlış savunmanın bedeli* <<
Portekiz’de 27 yaşındaki Sophie Lagoa ismindeki bir kadın sürücü, sarhoş
bir vaziyette araba kullandığı gerekçesiyle trafik polisleri tarafından
yakalanarak mahkemeye sevkedilir.
Kadın, oldukça ağır olan bu trafik cezasından kurtulabilmek için sahasında
çok iyi bir avukat olan Eduardo Borja ile anlaşır. Avukat, bütün mesleki
marifetlerini kullanarak bayan Sophie’yi ceza almaktan kurtarır.
Başına gelen musibetten ders alıp uslanmayan Sophie Lagoa, beraatını
kutlamak için bir bara gidip sarhoş oluncaya kadar içer. Daha sonra da yine
sarhoş vaziyette direksiyonun basına geçer.
Ve o sarhoş kafayla yolda giderken bir vatandaşa çarparak onu yirmi metre
kadar arabasıyla sürükler. Perişan vaziyette hastaneye kaldırılan adam bütün
müdahalelere rağmen kurtarılamayarak ölür.
Bayan Sophie Lagoa, hapishanenin yolunu tuttuktan günler sonra, arabasıyla
çarparak ölümüne sebep olduğu adamın, kendisini sarhoş araba kullandığı
gerekçesiyle ceza almaktan kurtaran avukat Eduardo Borja olduğunu
öğrenecektir.


barış





