Bu Gün Benim Doğum Günüm
Bugün benim doğum günüm yıllarımdan bi damla daha düştü hayatımdan kendimi çok boş hissediyorum bu dünya bana ne verdi diye bu gün benim doğum günüm ayrılıkla dolu bir yıl daha bitirdi yıllara boyun eğmiş yorgun kalbim bu gün benim doğum günüm onca geçen zamanı aradım dönüp geriye baktığımda acılarla dolu mazimde bu gün benim doğum günüm hayatımın hiç olması istemediği bi gün ne kadar acı varsa ömrümde bunun üstüne bi dert daha yüklediler boynuma bu gün benim doğum günüm her geçen anın hesabını yıllara nasıl sormalıyım o geçmiş anıların bedelini kime nasıl ödetmeliyim bunu kendimle yüzleştiğimde mutlaka sormalıyım o kırık dökük ağlayan yüreğime bugün benim doğum günüm göz yaşları içinde veda etmeliyim bu son yolculuğa akan her yağmur damlası benden ne almadı ki bu gün benim doğum günüm bunca yıllık aşk adamıyım büyük sevda ne gördüm ne yaşadım şu aklımdan çok şey mi istedim sadece karanlık dünyadan beni kurtaracak o hayallerimi süsleyen asi prensesi istedim mutluyum diyemiyorum olur olmaz bi ağlıyorum bi gülüyorum hüzünlerle dolan gecelerimi odamda çalan son doğum günü parçasını dinliyorum hayatıma yeniden nerden başlıcam bi noktayı kavramaya çalışıyorum bahtımın kara yazgını belli olmasa da onu bulmak için kendimle yüzleşiyorum kim bilir belki bu son şarkım diye ümit ediyorum artık bu dünyada yerim yok zannediyorum doğum günümü bensiz kutlayın artık göçüp diyorum
Ne Kaldı Ki Gülüşüne Bulaşmayan?
Şimdi Kim Okuyor Bu Satırları?
Çocukların (hangi çocukların olduğu önemli değil) sadece çocukların olduğu bir araç geçerken mayın patlatanlar mı mesela? Ya da kendisi parlamentoda hiçbir oturuma katılmazken kan bağıyla sıkı sıkı yapıştığı yakınlarını zengin edenler mi? Veya ‘bütün çocuklar okula gönderilsin’, ‘Türkiye’nin bütün kızları okusun’ diye çabalarken birileri, ‘hayır çocuklarınızı okula göndermeyin’ diyerek ’sözde asimilasyona’ karşı çıkanlar mı? Kapkaçla, hırsızlıkla kazandıkları parayla düğün yapanlar mı? Polisin gözleri önünde duraklarından müşteri alan taksiciyi döven taksiciler mi? Gece vardiyasında çalışan taksicileri gasp edip boğazlarını kesenler mi? Rüşvet alıp, ‘devlet bizi buna mahkûm etti’ diyenler mi? Karısını kan revan içinde bırakanlar mı? Çocuğuna işkence edenler mi? Cennetten toprak satanlar mı? Vücudunu pazarlayarak ’sanatçı’ olduğunu öne sürenler mi? Çete liderleri ya da üyeleri mi? Bir takım elbise parasına tetikçilik yapanlar mı? Utanma duygusunu yitireli çok olanlar mı? Komşusunun köpeğini zehirleyenler mi? Yalancılar mı? Sahi kim okuyor bu satırları? *** Yazıya oturduğunda bir kalem sahibi ne düşünür sizce? Yazdığına hak verenler zaten onunla aynı fikirdeyse ‘evet çok haklı, bak nasıl döşenmiş’ demek dışında neyi değiştiriyorlar, değiştirebiliyorlar ki?… Okuduğumuzu alkışlamak dışında ne yapıyoruz gerçekten? Kaçımız bir araya gelip ‘biz’e karşı olan herhangi bir duruma itiraz ediyoruz ki? Apartman yönetim toplantılarında bile çoğunluğu sağlayamayan, oturduğu beş on hanelik bir çatının birliği için bile üşenen bir toplum olarak ne bekliyoruz hayattan? Bir yasa tasarısı için gerekli milletvekilini bir oturumda toplayamayan meclis GERÇEKTEN ülkenin yüzde kaçını temsil ediyor? Sandığa bile gitmeyen kararsızların çoğunluğunda durumu kritik etmek neye yarıyor? *** Bir pazar sabahı veya öğleden sonrası ya da akşam üzeri memleketteki bozukluğu yazıp esseniz neyi değiştiriyorsunuz ki? Bakın, biliyorsunuz; iktidar okuyor mu sanki yazılan eleştirileri? Onlar okumuyorken kimin umurunda siz kapkaçı, talanı, haksızlığı yazsanız? Sanki okuyup ‘ah evet, burada hata yapmışız’ diyen mi var sanki? Kaç katilin umurunda kaç kişiyi geride bıraktığı? Pazar sabahı aşk yazmak, pazar sabahı aşk okumak bu yüzden en kolayı belki… Hayat mı dediniz?.. Güzel mi dediniz?… Siz beni en yanlış anlayanlardansınız demek ki… Yukarıdan aşağı tüm satırlara gerçek ve somut yanıtları olanlar için bir temenni cümlesi dışında nasıl bir sahiciliği olabilir ki bu başlığın?…
Bitmeyen Özlem!
BİTMEYEN ÖZLEM! Bir hasret bir özlem vardı içimde hiç bir zaman bu duyguyla baş edemedim…Özlüyordum hemde ne özlem tarifi bile imkansızdı. Gecesi ayrı bir özlem, gündüzü ayrı bir özlemdi.Yatmak için başımı yastığa koyduğum an düşlere dalardım hep aynı düşünceylede uyurdum… Bekliyordum bir gün aniden çıkıp gelecek… “Bak kızım ben hayattayım”diyecek bende arkadaşlarım gibi babamın elinden tutup bu benim babam diye gururla yanında gezecektim…Sadece sevgisine ve varlığına muhtaçtım… Yemin ediyordum;Ne kırmızı elbise,ne beyaz çorap,ne saçlarıma takmak için toka ne de oyuncak hiç bir şeyde gözüm yoktu. Yeterki babam babam gelsindi… Bu hayaller içinde uyuya kalır sabah olup gözlerimi açtığımda,annemden:” Hadi uyan bak baban geldi” demesinin hayaliyle geçirdim çocukluğumu.ALLAH’ım yalvarıyorum bütün arkadaşlarımın babası sağ ne olur benim babamı da geri gönder… Akşama doğru arkadaşlarımda bir heyecan başlardı. -Şimdi babamız gelecek. Bense ALLAH’tan bir ölüyü diriltmesi için dua ediyordum… Çünkü hiç gününü görmemiştim,bu özlem yakıyordu yüreğimi… Bende bekliyordum onlarla benim de babam bir gün gelecekti… -Onların babaları iş dönüşü mahallenin köşesinden göründüğü zaman kollarını açarak koşa koşa gider ,babalarının boynuna sarılır, ellerinden tutup evlerine yönelirlerdi… En son karanlığa ben kalırdım,boynu bükük melül mahsun bende yönelirdim eve… -Yok işte bu günde gelmedi yok. Bütün akrabalar beni babama benzetirdi. Belki, bir gün aniden gelirde tanıyamam diye elime aynayı alır, yüz hatlarımı iyice incelerdim ki görür görmez tanıyayım,bende arkadaşlarım gibi sıkı sıkı boynuna sarılayım ve bir daha asla bırakmayayım… Bazen rüyamda görürdüm.Gerçek sanırdım rüyamı, umudum ve bekleyişim bir kat daha artardı,çocukluk çağından büluğ çağına erinceye kadar ölümü yakıştıramadım babama. Artık zamanla anlamıştım…Evet anlamıştım gidenin dönmeyeceğini… YAHYA KEMAL BEYATLI’ nın Dünyâda sevilmiş ve seven nâfile bekler; Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler…Dediği dizeleri ancak anlayabilmiştim… Dönmeyeceğini aklım iyice kavramıştı ama yine de bu özlem başkaydı.Hiç kimse onun yerini dolduramazdı.Keşke keşke, hayatta olsaydı ,aç ve susuz kalmaya bile razıydım… Üvey babam vardı ama o babamın yerini doldurabilir miydi ? O babamın bana baktığı gibi bakabilir miydi ? Gözlerimde ki baba hasretini görebilir miydi ? Ağladığımda göz yaşlarımı babam gibi silebilir miydi? Ellerimden sevgi ve şefkatle tutabilir miydi? Asla babamın yerini hiç bir varlık dolduramazdı. Mekanın cennet olsun canım BABAM… BU YAZI BENİM İLGİMİ ÇOK ÇEKTİ ARKADAŞLAR SİZLERLEDE PAYLAŞMAK İSTEDİM…
Kalkınma cılbırındaki hödüklükler kepazeliği
Cumartesi, pazar dışında, her sabah saat 6.30′da bazı TV kanalları o günkü gazete manşetlerini vermeye başlar.
İlk, bazen de ikinci sabah kahvesiyle birlikte, Türkiye’nin çeşitli yerlerinden lavlaşarak taşan bir yığın korkunç umacılıklarla, hödüklükleri izlemeye başlarsınız.
Ve başta cep telefonlu genç kızlarla delikanlılar olmak üzere, Türkiye’de; Türkiye’den habersiz yaşayan milyonları düşünürsünüz azıcık da… Sonra başınızı hafif sallayarak, kendi kendinize mırıldanırsınız:
- Gidiş, tam bir çalkantıya doğru…
—
Dünkü ve önceki günkü gazete manşetlerine şöyle bir bakalım.
1- Zaman gazetesinin pazartesi günkü manşeti; Habip Güler’le Gürhan Savgı’nın haberi:
“Su kaynakları can çekişiyor - Kirlenmeyen nehir yok”
2- Hürriyet gazetesinin pazartesi günkü manşeti; Ümit Çetin’in haberi:
“Trende kıyama durmak istedi - Hacettepe Üniversitesi’nden bir profesör, vagon aralarında namaz kılmakta zorlanınca, TCDD’den trenlere mescit yapılmasını talep etti. TCDD Genel Müdürü, ‘Trende kıble tutmaz’ diye yanıt verdi.”
3- Milliyet gazetesinin dünkü manşeti, Murat Öztürk’ün fotoğraflarıyla:
“Havadan bakınca FELAKET - Milliyet’in çektiği hava fotoğrafları, İstanbul’daki orman talanını gözler önüne seriyor. Bazı yerlerde villalar, taş ocakları öylesine gizlenmiş ki, karadan görmek imkânsız. Önce orman yok ediliyor, sonra villa dikiliyor”
—
Bir tarafta Kabataş’tan Dolmabahçe Sarayı’na doğru giderken ortalığı kaplayan bok kokusu; bir tarafta Doğulu ailelerden kiralanıp Adana’da bir depoya tıkılan 10-18 yaş arası çocukların köle gibi çalıştırılması…
—
Küreselleşen bir şeffaflaşmayla birlikte Türkiye’nin de, vakti zamanında hamaset edebiyatı ve tek parti sloganlarıyla perdelenmiş gerçek yüzü ortaya çıktıkça; insanın neredeyse dudağı uçukluyor ve şükrediyor Yozgat’ın, yahut Kırşehir’in bir köyünde doğmak yerine, Göztepe’de doğduğuna.
—
Gerçi dış dinamiklerin esintisiyle 7 kişiye bir motorlu araç düştüğü de doğru, 2 kişiye bir cep telefonu düştüğü de…
Dışalımlarla dışsatımlar arasındaki açığın gitgide büyümekte olmasına karşın; dış ticaret volümünün 200 milyar dolara yaklaşmakta olduğu da doğru…
—
Ne var ki, şimdiye dek alınmış borçlar ve borçlar için sürekli ödenen faizler toplamının, trilyon doları bulduğu da doğru…
Yolsuzluklar, soysuzluklar, vurgunlar, rüşvetler, soygunlar, tokatçılıklar da doğru…
Ve Türkiye’yi, şeffaflaştırma ağırlıklı bir muhalefetin bulunmadığı da doğru…
—
Zaten öyle bir muhalefet olsa, ne orman yağmasıyla talanı ve rantı ayyuka çıkar; ne KKTC sorunundan, Kürt sorununa kadar çeşitli sorunlar kronik bir sıtmaya dönüşürdü.
—
Bu arada bendeniz de, Göztepe’deki 42 daireli apartmanda kalorifer tesisatının -abuk sabuk türden- bakıma alınması sonucu, bizim katı radyatörlerden fışkıran suların basmasıyla; iyice sarmaşıklaşan bir hödüklükler kepazeliğinden nasibimi almış durumdayım.
—
Solmaz Kâmuran’ın, Fındıklı’da Meclisimebusan Caddesi bitimindeki dairesine kapağı dar attığımız günlerde; geçtiğimiz pazar öğleden sonra, orada da elektrikler kesilmez mi?
Cihangir’den Maçka’ya kadar yaygın bir elektrik kesintisi…
Asansörde tutsak kalan bizim Burhan Bursalı; bendenizin kapkaranlık dik merdivenlerden mum ışığında adım adım, zar zor aşağı inme serüvenim…
—
Türkiye’de 8.5 milyon özürlü insan yaşam mücadelesi verirken, bu da bir şey mi?
Değil tabii ama, siz bir de bendenize sorun.
—
Mum ışığında, kapkaranlık dik merdivenlerden inmeye uğraşırken, ne nutuklar geçmiyordu ki aklımdan:
- Aziz vatandaşlarım, hortumların kesilmesi sonucu görülmedik bir hıza ulaşan kalkınmamız sayesinde artan itibarımızla birlikte, tüm dünyanın gözü Türkiye’nin üstüne çevrilmiş durumda…
—
Köylü ağırlıklı Türkiye’yi; vince takılı, sağa sola savrularak yükselen bir fıçıymış gibi görmek ne güzel…
Bir de fıçının içinde kolu kanadı kırılanlar; töre cinayetlerine, cinsel tacizlere, yangınlara, maganda kurşunlarına, sokak çatışmalarına kurban gidenlerle; açlık ve yoksulluk sınırı içinde yaşayanlar ve kapkaranlık merdivenlerde görünmez kazıklar yiyenler varmış…
Boş verin onların hepsine…
—
Türkiye, vince takılı bir fıçı örneği, sağa sola savrula savrula yükseliyor.
Dileyelim de, fıçının içinde artan kargaşa ve hödüklükler kepazeliği; kırıp döküp parçalamasın fıçıyı…


barış





