Ruhsal travma
Bilindiği gibi travma canlı üzerinde beden ve ruh acısından önemli ve etkili yaralanma belirtileri bırakan yaşantı olarak tanımlanmaktadır. Ruhsal travma kapsamına fiziksel ve duygusal tacizler (dövülme,gasp olayları,çocukluk cağından beri süregelen sevgisiz ortam, sağlık,eğitim ,barınma ve beslenme gereksinmelerinin karşılanamaması gibi), cinsel tacizler, doğal afetler (deprem, sel, fırtına , gibi),yangınlar , trafik kazaları, savaşlar ,çatışmalardan etkilenmek girmektedir.
Ruhsal bir travmayı izleyerek bazı kişilerde önce akut stres bozukluğu bazı kişilerde de bunun sonrasında travma sonrası stres bozukluğu ya da diğer adi ile post travma tik stres bozukluğu dediğimiz bir durum gelişebilmektedir.
Akut stres bozukluğu nedir?
Travma oluşumundan sonraki ilk 1 aylık sure içinde gözlenir. Kişi aşağıdaki iki belirtinin olduğu travma tik bir yaşantıdan geçmiştir:
A-
1) Gerçek bir hayat kaybı,olum ya da olum tehdidi, ağır bir yaralanma ya da kendisinin ya da başkasının fizik bütünlüğüne yönelik bir tehdit olayını yasamış, tanık olmuştur.
2) Kişi aşırı korku,çaresizlik ya da dehşete düşme seklinde tepkiler göstermiştir.
B-Kişi bu olayı yasarken ya da yasadıktan sonra dissosiyatif belirtiler dediğimiz aşağıdaki belirtilerden en az ucunu yasamıştır.
1)Uyuşukluk, dalgınlık,duygusal tepkisizlik,donukluk hiç birsek hissetmiyorum, ne ağlamak ne gülmek geliyor içimden sadece bir noktaya bakıp,dalıyorum
2)Çevrede olup,bitenlerin farkına varma halinde azalma etrafımdan habersizim,kim geldi,kim gitti,kim ne dedi bilmiyorum
3)Çevreyi olduğundan farklı,yabancı,değişik algılama (derealizasyon) burası sanki benim odam,yatağım değil,sanki boşluktayım,yasadıklarım gerçek değil
4)Kendini olduğundan farklı ,yabancı algılama (depersonalizasyon) “sanki kendimi dışarıdan izliyorum,ellerim sanki benim ellerim değil,
5) Dissosiyatif amnezi dediğimiz ,travma öncesi,esnası veya sonrasına ait olayları hatırlayamama ne olduğunu,ne yaptığımı bilmiyorum,kimlerle konuşmuşum,nerelerden geçmişim bilmiyorum, bir de baktım buradayım hatta simdi neredeyim bilmiyorum
C- Travma tik olayın kişinin gözünün önüne tekrar gelmesi, ister istemez düşünmesi,rüyalarda görülmesi, kabuslar,illüzyonlar (nesneleri korkutucu bir şekilde travmayla ilgili nesnelere benzetme,kalemleri bıçak gibi algılama seklinde), flashback dediğimiz sanki o olayı tekrar ayni şekilde yasıyor gibi hissetme hali,olayı hatırlatan şeylerle karsılaşınca kaygı duyma (TV.de seyredilen deprem görüntülerinde, çatışma ve savaş sahnelerinde fenalık hissetme,travma tik olayın yıl dönümlerinde huzursuzluk hisleri)
D- Travma ile ilgili hatıraları akla getiren uyaranlardan kaçınma (onları düşünmek,konuşmak,o duyguları hissetmek,o olayın benzeri etkinlikler, yerler ve kişilerden uzak durma)
E- Aşırı uyarılmışlık hali (uykuya dalmakta ve sürdürmekte zorluk çekme, huzursuz bir şekilde dolaşma, bir noktaya,konuya dikkatini verememe, en ufak bir sesten irkilme,yerinde duramama gibi)
Bu belirtiler kişide belirgin bir kaygıya yol açıp,toplum içinde, is yaşantısı, genel uğraşlarında belirgin bir bozulmaya yol açmaktadır.
Strese bağlı gece yeme hastalığı
Gün boyu iştahsızlığı takiben uykusuzluk ve iştahın gece artması ile karakterize olan “gece yeme hastalığı”; aşırı strese karşı vücudun verdiği yanıt sonucu oluşur.
Araştırmalar göstermiştir ki gece oburlarındaki hormon salınımı, normal yemek yiyen insanlara göre (streslerinden dolayı) daha değişiktir. Özellikle bayan hastalar üzerinde yapılan araştırmalara* göre; bu kişilerdeki stres hormonu salınımı normal kişilerden daha fazladır.
Bu kişiler tüm gün yediklerinin yarısından fazlasını akşam sekizden sonra yer ve gece en az bir kere yemek yemek için uyanır. ACTH (kortikotropin salgılatıcı hormon) vücudumuzun strese karşı bir yanıtı olarak salınan bir hormondur ve diğer stres hormonlarının salınımlarını tetikler. Gün boyunca çok yoğun bir şekilde stresliyseniz, stres bitince tepki gösterecek haliniz kalmaz. Çünki stres için artık salgılanacak hormonunuz kalmamış olur. Fakat gün içinde zaman zaman sıkıntılar yaşanıyorsa, stres unsuru kalktığı anda (eve gidip dinlenmeye başlayınca) vücut buna yanıt vermeye başlar. Aslında bu olay, Kortizol hormonunun salındığı böbrek üstü bezleri ile yeme merkezimizin bulunduğu hipotalamus arasındaki ilişkinin kontrolden çıkmasından dolayı meydana gelir. Bundan dolayıdır ki gece oburları, gecenin bir yarısında uyanıp gece boyunca yerler.
****>
Bu bulgular ışığında araştırmacılar biyolojik saati normale döndürecek bir tedavi şekli bulmak için uğraşmaktadır.
Gece yeme hastalığı olan bireyler yatağa yatmadan önce “ne kadar ve ne yediklerini” mutlaka akıllarından geçirmelidirler. Gece yeme riskini en aza indirmek için, bu kişilere yatmadan yarım saat önce önce karbonhidrattan zengin besinler yemeleri, (doktorun önerisine göre) uyku hapı, antidepresan veya melatonin içeren ilaç içmeleri önerilmektedir.
* Norveç Tromso Üniversitesi öğretim üyesi Dr Grethe S. Birketvedt ve ekibi
papağan hastalığı
Papağan hastalığı İnsanlara da bulaşabilen bir kuş hastalığı. Psittakozis, ornithozis gibi isimleri de vardır. Hastalığın amili, virüsler ve riketsialardan sonra sıralanması gereken “Bedsoniae” grubundan olan mikroorganizmalardır. Bedsonia grubu hücre içi paraziti olmakla birlikte, yapıları sebebiyle bakteri enfeksiyonları arasında incelenirler.
Hastalık Güney Amerika’da papağanlar arasında yaygın olmakla birlikte ülkemizde de bulunmaktadır. Hastalığın kaynağı papağan ve evcil kuşlardır. Bunlardan insanlara geçer ve insandan insana da bulaşması mümkündür. Hastalığa kadınların daha fazla yakalanması evde kuşlarla daha fazla ilgilenmelerindendir. İhtiyarlarda yaptığı hastalık öldürücü olabilmektedir.
Hastalığın kuluçka süresi ortalama olarak on gün kadardır. Hastalık genellikle aniden yükselen ateş ve titreme ile başlar. Şiddetli başağrısı, ışıktan korkma, boğaz ağrısı, mide bulantısı, şiddetli halsizlik vardır. Burun kanaması, öksürük, balgam, bazan kırmızı renkte deri döküntüleri görülebilir. 2-3 hafta içinde şifa husule gelir. Nekahat devresi uzun sürer. Ağır seyreden vak’alarda hastada şok hali, şuur bozukluğu, bulantı ve kusma vardır. Bunlarda ölüm oranı % 10-30′u bulur.
Tedavide yatak istirahatı, tetrasiklin grubu ilaçlar, kortizon türevleri verilir. Ayrıca rahatlatıcı tedavi uygulanır. Hastalığın önlenmesinde evcil kuşların kontrolü gerekir
Uçuş fobisi uçak korkusu ?
Uçuş fobisi uçak korkusu ?
Negatif Koşullanmaya Karşı Uçuş ve Güvenlik:
Uçuş korkusunun kökeni tartışmalıdır. Çok yaygın ve köklü olması insanın bilinç dışında yer alan ölüm korkusu, yalnızlık korkusu, umarsız kalma korkusu gibi evrensel korkulardan biri olduğunu düşündürmektedir. Eski çağlarda uçuş insan için imkansız, olağanüstü ve büyülü birşeydi. Uçmanın asla insanlara göre olmadığı düşünülürdü. Tüm toplumlarda yaygın dinsel ya da büyüsel inanışlar insanın olanakların dışına çıkmasının felaketlerle sonuçlanacağını savlardı. Uçuşta böyleydi, bir tür tanrılara meydan okuma olarak algılanırdı. Uçma çabası içindeki insanlar bu yüzden hep alayla ve tepkiyle karşılandılar. Tüm bu korkular ve tepkiler zamanla insanın bilinç altına yerleştiler.
Uçuş korkusunun kökeni ne olursa olsun bu korkuyu pekiştiren uçak ve uçuşlarla ilgili negatif söylemlerdir. Ne yazık ki medyada uçuşla ilgili haberlerin çoğu aleyhte olagelmektedir. Uçak düşmeleri, kaçırılma ve atlatılan kazalar yüksek tonda vurgulanmaktadır. Kaptan sarhoştu, uçak zaten eskiydi, karakutu bulunamadı gibi spekülatif haberler sıktır. Ayrıca birçok filmde veya romanda uçak kazaları, havada patlama uçak kaçırma ilgi çekici, dehşet temalarından biri olarak kullanıla gelmektedir. Buna karşın binlerce uçuşun ne kadar rahat ve güvenli geçtiği vurgulanmamaktadır. Sonuçta tüm bu yayınlar ve söylemler uçuşun tehlikeli olduğu konusunda negatif bir koşullanma yaratmaktadır. Şimdi bu negatif koşullanmaya karşın uçuşun ne kadar güvenli olduğunu tartışalım.
Uçuş ve Güvenlik:
Uçuş korkumuzu nasıl yenebileceğinizi öğrenmeden önce havacılık hakkında biraz bilgi edinmemizde yarar var. Bu korkunun sorumlusu Wright kardeşlerdir, çünkü uçuşun imkansızlığını tümüyle tarihe gömdüler. Ardından başkaları geldi ve havacılığı inatla geliştirdiler. İlk tarifeli hava taşımacılığı 1927′de Newyork’ta “Colonia Air Transport” adıyla başladı. Daha çok posta taşımak amaçlı bu uçaklar oldukça güvenilmezdi. Bunlarla uçmaya cesaret edemeyenlere kesinlikle fobik denemez, hatta uçmaya cesaret edenlere tuhaf gözle bakılabilirdi. Öyle ki pilotlar inecekleri alanı belirlemek için bazan camdan sarkmak zorunda kalırlardı.
1933′de Ford Motor Company’nin geliştirdiği “Curtis Condor” adlı ilk yolcu taşıyan uçak pek düzenli uçamazdı. Daha çok yukarı aşağı sıçrayarak uçan bu uçaktaki yolcuları rahatlatmak için firma hemşirelik eğitimi görmüş hoşgörünümlü hanımları işe aldı. Bu ilk hemşire-hostesler yolculara kahve, çay, yemek servisi ve pansuman yapmaya başladılar. Sonuçta bu hanımların da katkılarıyla hava ulaşımı giderek daha çok kabul gördü, sektör büyüdü. Uçaklar giderek daha güvenli hale geldi ve sonunda devlet de uçuşu kabullendi, hava meydanları yapımını üstlenmeye başladı.
II.Dünya Savaşı teknolojinin ve uçakların savaşı oldu. Bu savaşla uçuş teknolojisi çok çok gelişti. Bugün havacılık dünyanın en hızlı, en gelişmiş ve en teknolojik ulaşım sistemi. Her yıl milyonlarla (sadece ABD’de 350 milyon kişi ) uçakla ulaşımı tercih ediyor.
Güvenlik:
Uçuşta güvenlik çok önemli ayrılmaz iki kelime. Uçuşla ilgili her kademede güvenlik en alttan en üstte temel temadır. En üstte tüm uçuş aktivelerinden sorumlu bir oluşum var. Her ülkede bu oluşumlar ülkenin uçuş unsurlarını ve o ülkeye uçuş yapan yabancı hava unsurlarını tümüyle denetlemekle yükümlü. İki büyük kurum var. I.C.A.O ve F.A.A. Bu oluşumların ilk örneği olan F.A.A. (Federal Auration Adminurration) ABD’de kurulmuştu F.A.A. Pilot sertifikaları, eğitim okulları, onarım istasyonları uçak üreten firmaların denetimi, hava trafik kontrol, mühendislik gibi konularda gelişmeler olması için teşvik ve sponsorluk yapmayı sürdürüyor. Sadece bu konularda milyonlarca dolar harcanıyor.
Bir uçak güvensizse dünyanın her yerinde uçuştan men edilir. Bu sektörde güvenlik söz konusu olduğunda masraftan kaçınılmaz. Parola şudur “Güvenlik yoksa uçuşta yok”. Daha alt seviyelerde de güvenlik kontrolleri devam eder. Uçuşla ilgili her olay kontrol edilir. Uçuştan 1 saat önce uçuş ekibi uçuş istasyonuna gelir. Hava raporu, rota şartları, uçağın ağırlığı, yolcuların sayısı, yakıt gereksinimi gibi konularda bilgilendirilir. Daha sonra uçağa gidilir ve uçak fizik olarak incelenir. Güverteye girmeden önce ve girdikten sonra yüzlerce güvenlik ve kontrol işlemi yerine getirilir. Modern jet uçaklarının uçuş ekibi 3 kişidir. Pilot, yardımcı pilot ve uçuş mühendisi uçuştan önce pilotlar rota, hava durumu gibi uçuşla ilgili olayları tekrar kontrol ederken, uçuş mühendisi kokpit cihazlarının çalışması ve yakıtla ilgilenir.
Hostes ve diğer kalan görevlileri de kendi kontrollerini yaparlar. Bilindiği gibi yer ekipleri yolcuları ve bagajları kontrol ederler. Tehlikeli, hasta görünümlü, alkol ya da madde aldığı belirlenmiş yolcular uçuştan men edilir. Bu konularda tıbbi ekibten ve güvenlik ekiblerinden yardım alınır. Tehlike oluşturabilecek bagaj unsurları silah vb.) yüksek teknoloji aygıtları ile insan faktörü birlikte çifte güvenlik sistemi ile ayıklanır.
Peki Uçaklar Ne Kadar Güvenli?
Bugün bindiğimiz ticari uçakların hepsi yedek sistemli olarak yapılmıştır. Bunun anlamı bir sistem çalışmazsa onun işini aynı yeterlilikte yapabilecek ikinci bir sistemin var olması demektir. Bu çiftlenme uçuş güvenliğinin temelidir. Uçuş personelinde de bu çifte güvenlik sürer. Bu kişinin görevini yapabilecek ikinci bir kişi mutlaka vardır. Sistemde insan hatası faktörü görev dağıtımıyla en aza düşürülmüştür. Bu alt güvenlik uçak motor sayısında da geçerlidir çift motorlu bir uçak tek motorla, 4 motorlu bir uçak 2 motorla uçuşu sürdürebilir. Uçuş; pilotların yer kontrolü ile düzenli irtibatıyla sürdürülür. Bunun yanısıra birde navigasyon sistemi (yön bulma) vardır. Yerde uçaklar teknisyenler tarafından yüzlerce testten geçirilerek incelenir ve her parça belli bir miadda yenilenir.
Eğer arabamızın bir uçaktan daha güvenli olduğunu düşünüyorsanız şöyle bir karşılaşma yapalım. Arabamızı her yola çıkışından önce birçok teknisyen gözden geçirir mi? Her 500 milde bir tüm tekerleri değiştirilir mi, her 2500 milde bir motorunuz (rektefiye) yeniden ayarlanır mı, her 10 bin milde bir fren debriyaj ve birçok sistemi yenilenir mi ya da her 25 bin milde bir motor atılıp yerine yenisi monte ediliyor mu? “Ama ben arabamla uçmuyorum ki” demeyin. Bir uçağın bakım masrafı yılda 1 milyon doları aşmaktadır. Bir uçağın her uçuş saatine karşılık 4 saati bakımda geçmektedir. Kısacası uçaklar çok ama çok güvenlidir.
Uçuş Ekibi:
Mürettebat, yaşamımızı teslim ettiğimiz insanlar, pilotlar. Nasıl kaptan olunduğunu biliyormusunuz? Kaptan pilotlar her ay 45-50 saat uçuş yaparlar, sanırız bu deneyimli olmak için yeterli bir süredir. Pilotlar başka hiç bir meslekte olmadığı kadar sık ve çok sayıda testten geçirilirler. Sağlık muayeneleri, (anjio dahil), mesleki yeterlilik testleri, gelişim testleri, güvenlik testleri, psikolojik testler vb.
Bu testlerden herhangi birinde başarısızlık demek pilotun uçuş kariyerinin bitmesi anlamına gelir. Pilotlar dışında kalan diğer uçuş personelide benzer şekilde bir çok eğitim ve teste tabi tutulurlar. Bu testler ve eğitimler için çok para harcanır. Ama slogan kesindir. “Güvenlik yoksa uçuşta yok.”
Uçuş Güvenliği ile İlgili Bazı İstatistikler:
Evet uçuş güvenlidir. Siz ne kadar aynı düşünmüyorsanız da istatistikler bunu gösteriyor. Otoyoldan, trenden, gemiden, köpekli kızaklardan hatta köpeğini parkta gezdirmekten bile daha güvenli.
Bazı rakamlar.
Uçuş: 4.500.000 da /1
Tren yolu: 80.000. /1
Otoyol: 14.000 /1
Yürüyüş: 2.500.000…./ 1
görüldüğü gibi uçakta kaza geçirme olasılığı çok düşük. Şöyle bir soru gelebilir. “Ama uçak düştümü kurtuluş olmuyor”. Her uçak kazasında ölüm olacağı gibi bir düşüncede yanlış. %25 kazada hiç cankaybı yok. %60 kaza ise yüksek oranda hayatta kalma ile sonuçlanmış. Bir çok kazada uçaklar oldukça dayanıklılık göstermişler. Bu bakımdan uçak en sağlam ulaşım aracı. Örneğin önceki yıllarda olmuş bir kazada bir uçak ters dönmüş bir şekilde tam 120 km. hızda 1 saat boyunca sürüklenmiş ve kimse yaralanmamıştı. Bu olayın başka bir araçta yaşandığını düşünün. Sonuç olarak uçak ve uçuş çok güvenlidir. Ulaşım sektörü içinde güvenliğe en yüksek düzeyde önem verilen teknolojinin ve eğitimin en üst düzeyde olduğu havacılıktır. Uçuş aynı zamanda en konforlu ve hızlı olanıdır. Uçuş ve uçaklar hakkında çok daha ayrıntılı bilgiler verilecek ve bu konuda sormak istediğiniz sorular, uçuş uzmanımızca cevaplandırılacaktır.
Korku Nedir?
Korku normal ve oldukça sıradan bir duygudur. Hoş bir duygu değildir bazı durumlarda yararlı olduğunu kabul etmek gerekir. Tehlikelerden korur hatta uygun dozlarda motive edici bile olabilir. Aşırı ve panik şeklinde olursa tam tersine bizi engeller. Korkunun objesi gerçek ya da hayal ürünü olabilir. Korku mantıklı ya da mantıksız (usdışı) olabilir. İşte bu irrasyonel olanlara fobi adı verilir. Fobi Yunanca bir kelimedir (phobos) anlamı kaçmaktır. Adından da belli olduğu gibi fobi korku ile kaçınma arası bir duygudur.
Fobi, psikiyatrideki tarifine göre bireyin birşeyden korkusu ona saçma ve mantıksız gelmesine ve bundan korkmamalıyım demesine rağmen bu korku ve kaçınmadan kendini alıkoyamamasıdır. Bunu saçma bulduğu için başkalarına anlatamaması, hayatını, ya da bir işlevini aksatması nedeniyle duyulan sıkıntı, ızdırap ve engelleme durumu da fobinin bir parçasıdır.
Fobi ile korku ya da korkaklık farklı olgulardır. Fobik kişi sadece fobik olduğu şeyden kaçınır. Başka konularda ise oldukça girişken ve cesur olabilir. Sonuçta; bir veya birkaç fobimiz olması herşeyden korktuğumuz anlamına gelmez. Hele cesur bir olmadığımız anlamına hiç gelmez. Uçak fobisi olan bireylerin çoğu entellektüel; iş ya da sosyal yaşamında başarılı olmuş kimselerdir. Elde ettikleri konumu birçok insanın denemeye cesaret edemiyeceği riskleri üstlenerek kazanmışlardır. Fobik psikiyatri de korku bozuklukları başlığı altında değil, anksiyete bozuklukları başlığı altında toplanırlar. Anksiyete, gerginlik stres, endişe kelimelerine karşılık gelir. Büyülü kelime de budur. Uçuş korkusu olanlar gergin, endişeli olabilen insanlardır. Öğrenilmiş ya da koşullanılmış olan bu duygu birçok fizyolojik değişimlere, bu değişimlerde korku ve panik duygusunun oluşmasına neden olur. Gerginlikle başetmede tedavinin temel noktası, fizyolojik değişimleri kontrol etme ve paniğe dönüşümünü engellemeye dayanır. Bunları ileride ayrıntılı biçimde gözden geçireceğiz.
Fobiler Nasıl Oluşur?
Fobilerin nasıl oluştuğu konusunda birçok teori vardır. İkisi önem kazanmaktadır. Analitik teoriye göre çocukluk yıllarında başka birşeyden doğan şiddetli korkular ya da endişeler bilinç dışında başka bir objeye kanalize ya da sembolize olmaktadır. Kognitif davranışlı teoriye göre fobi bir şekilde öğrenilmiş ve koşullanılmış kaçınma davranışıdır. Zaman içinde bu kaçınma giderek benimsenir ve mantıksallaştırılır.
Fobilerin tedavisinde ikinci teori daha yararlı ve daha çabuk sonuç verici. Bu yöntemle hastanın negatif kognüsyonları (biliş) değiştiriliyor ve pozitif koşullanma, sistematik duyarsızlaştırma ve adım adım gevşeme, benlik gücü kazanma ve üstüne gitme ile fobi yenilebiliyor. Bunların yanısıra başka psikoterapi teknikleri de kombine ediliyor.(Self imagination, self instruction, Gestald vb). Biz tedavi programımızda bu ikinci yöntemi benimsiyoruz.
Amacımız çok kısa sürede uçuş korkusunu yenmek. Başarı şansı çok yüksek. Analitik ve diğer yöntemlerin tedavi ediciliği bu kadar yüksek oranda değil. Ancak çok dirençli vakalarda analitik yöntem tedaviye eklenebilir.
Uçuş fobisinin yanısıra bir çok fobi bulunabilir. Fobi türleri hakkında genel bir bilgi edinmekte yarar var. Ancak tanımlanmayanlar modası geçenler (örneğin sifiliz 40 yıl önce çok yaygındı) ve yeni çıkanlar var. En yaygın olanı Agorofobi dilimize açık alan ya da meydan korkusu olarak çevrilebilir.
Evden ve yakın çevreden ayrılma korkusu şeklinde tanımlanabilen bu fobi, uçuş korkusuna sıkça eşlik ediyor. Klostrofobi, kapalı, dar, basık alanlarda hissedilen endişedir. Bu da bazı uçuş korkularında var. Uçağın kapıları kapandığında başlıyor. Movie-fobi (hareket, sarsıntı korkusu) bu da başka türü. Virajlı yollardan, deniz otobüsünden, depremden ve türbülanstan korkuya neden oluyor. Başka fobi türleri örneğin kirlilik (mizofobi), su (hidrofobi), fırtına (kerauno-fobi), yılan (ophidio-fobi), kalabalık korkusu (ochlo-fobi), karanlık korkusu (nycto-fobi), yükseklik (akrofobi) gibi. Hatta fobi fobisi bile var (fobisi olmasından aşırı korkma).
Kısacası fobikseniz kendinizi yalnız hissetmeyiniz. Birçok kişiyle aynı duyguyu paylaşıyorsunuz. Şu nokta çok önemli uçuş fobinizin yanısıra başka fobiniz olması, klastrofobi, agorofobi yükseklik fobisi ya da panik atak içeriyor olması tedavinizi güçleştirmez uygulanan yöntemle korkunuzu yenebilir hatta başka fobileri de yenme potansiyeli kazanabilirsiniz.
Uçuş Fobisi Nasıl Gelişiyor?
Neden bazı insanlar uçuş korkusu yaşarken diğerleri tam tersine uçmaktan hoşlanır? Aslında uçuş korkusu normal kabul edilebilecek bir korkudur. Bir araştırmaya göre insanların %85′inde şu ya da bu derecede uçuştan korku ya da tercih etmeme vardır. Tıpkı sudan ve denizden korku gibi. Çok az çocuk ilk yıkanışında olumlu tepki verir. Sonra yavaş yavaş suya alışır. Sonra denize. Ancak uçuş korkusunun bu kadar kolay yenilmesi için günlük hayat içinde o kadar olanak yoktur. Bu yüzden ilk uçuşta herkes şu ya da bu şekilde heyecanlanır. Sonuçta sıkça varolan bu korku ile olumlu destekleyici ortamlarda karşılaşıp yenebilmiş olanlar şanslıdır. Tersine olumsuz şartlarda ve sıkça negatif koşullanmış olarak karşılaşırsa bu korkunun fobiye dönüşmesi kolay olmaktadır. Yapılan birçok çalışma uçuş korkusu ile stres arasındaki bağı göstermektedir.
Birçok kişi, ilk uçağa binişte yüksek korku yaşamaları ile o sıralarda başka bir nedenle yaşadıkları akut ya da kronik stres yaşıyor içinde olmaları arasındaki yüksek rastlantıyı tanımlamaktadır. Hatta birçok kez korkusuzca uçağa binmiş insanlarda da uçuş korkusu oluşmasına yolaçan başka bir nedenli yoğun stres görülebilir. Bu strese neden olabilecek major yaşam olayları yaşıyor olma (boşanma, iş kaybı, yakınlarının ölümü vb.) ya da birikmiş minor yaşam olayları olabilir ve birden uçuş korkusu hissedilebilir. Hatta pilotlarda ve diğer uçuş ekibinde de bu nedenlerle sonradan uçuş fobisi ortaya çıkabilmektedir.
Uçuş korkusu genellikle 20-30 yaş arasında kendini göstermektedir. Bu korku cinsiyet, ırk, din, meslek ayrımı göstermeksizin herkesi tutabilmektedir. Ancak entellektüel, mükemmelliyetçi ve evhamlı titiz (obsesif) insanlarda daha sık görülmektedir. Her kim olursa olsun uçuş korkusu olan birey stres yönetimi öğrenmelidir. Çünkü anksiyete, gerginlik bu korkunun başlatıcısıdır.
UÇUŞ KORKUSU EĞİTİM PROGRAMI
Türkiye ‘ de ilk kez başlatılan eğitimimiz teorik ve uygulamalı olarak iki bölümden oluşmakta. Uçuş korkusu olan kişiler eğitim öncesi uzmanlarımızla bir ya da birkaç görüşme yapıyor. Görüşmeler sonunda problemin boyutları saptanarak birbiriyle uyumlu olabilecek gruplar oluşturuyor.
Teorik uygulamanın ilk aşamasında en önemli konu; grup dinamiği. Daha sonra uçuş korkusu ve fobiler hakkında bilinçlenme ve Sn.Uğur Cebeci’ nin ve diğer uçuş personelinin katkılarıyla havacılık ve uçaklar hakkında bilgilenme sağlanıyor.
1. gün Stresle baş etme , ardından da uçuşa olumlu koşullanabilme ve motive edebilme öğretiliyor.
Uygulamalı eğitimin ilk aşaması ise 2. gün gidilen uçuş eğitim merkezinde Simulatörle, uçağın hareketleri ve tirbulans gerçeğe yakın olarak yaşanılabiliyor. Bu uygulamada korkulan objeye karşı duyarlılığı yavaş yavaş azaltmak hedefleniyor.
3.gün ise gerçek bir uçakla 1 saati geçmeyen bir yolculuk yapılıyor. Uzmanlarımız gruba eşlik ediyor ve terapi uçakta tamamlanıyor. Geri dönüş ise herkes için en kolayı. Dönüşte gruba 1 ay içinde 3. bir uçuş önermek dışında başka bir şey önerilmiyor. Bu uygulamanın başarı oranı %80. Dünyada Uçuş fobisinin tedavisine yönelik çalışmalarda başarı ortalamaları % 70 - 75 arasında değişiyor.
1.Gün:
Uçaklar Hakkında Teknik Bilgi
Fobiler Hakkında Psikiyatrik Bilgi
Fobilerin Tedavi Metodları
Grup Paylaşımı
Beden Belirtilerini Tanıma
Beden Belirtileriyle Baş Etme
2.Gün: Simülatörde Uygulamalar Yaparak Korkuya Duyarsızlaşma
3.Gün: Doktor Eşliğinde İzmir’e Gidiş Dönüş
Uçuş Fobisinin Maliyeti
Her yüz kişiden 10 unda uçuşu engelleyecek boyutta uçuş korkusu görülür. ABD de boing şirketinin yapmış olduğu bir araştırmaya göre uçuş fobisi nedeniyle satılamayan uçak biletleri yılda iki milyar dolar mali kayba yol açmaktadır. Bu rakam satılan biletlerin %9 una karşılık gelmektedir.
Dünyada Uçuş Fobisi Eğitim Programları Düzenleyen Şirketler
Hollanda - KLM
ABD-UNİTED AİRLİNES
İsviçre- SWİSSAİR
Avusturya-AUSTRİAN AİRLİNES
Almanya- LUFTHANSA
Genel ve Estetik cerrahı
anal fissür makatta çatlak
Anal kanalda yırtık oluşmasıdır. Genellikle ağrılı ve yanmalıdır. Dışkılama sırasında bu şikayetler artar , kanama da meydana gelebilir. Fissür genellikle ıkıntılı , zor bir dışkılama sonrası ve kabızlık sonucunda meydana gelir. Anal kanal çok spastik olduğunda; fissür ıkınma olmaksızın meydana gelebilir.
Teşhis
Fissür olduğu zaman parmakla muayene genelde çok ağrılıdır. Genellikle anüsün dıştan muayenesi ile yırtık görülebilir. Yırtığın miktarını belirlemek için anoskopi yapılabilir.
Tedavi Anal Fissür
Ilık tüpler (anal kanalı genişleten ısıtılmış,çapları değişik derecelerde bujiler).
Günde birkaç defa , yaklaşık 10′ar dakika yapılacak sıcak su oturma banyoları (anal büzüğün gevşetilmesi ve anal kanalın rahatlatılmasını sağlar).
Gaita yumuşatıcıları (yumuşak ve şekilli gaita sağlar)
Krem ve fitiller ağrıyı hafifletir.
Birçok fissür birkaç haftada iyileşecektir. Fakat belirtiler devam ederse ameliyat gerekebilir. Ameliyat tedavisi genellikle anal kanaldaki adelelerin bir kısmını kesmeye dayanmaktadır. Bu işlem fissürü meydana getirecek basıncı azaltır ve iyileşmesini sağlar. Kuşkusuz en iyi tedavi korunmadır. Bol lifli , kepekli diyet düzenli barsak hareketlerine neden olarak rahat dışkılamayı sağladığından en önemli yeri teşkil eder.
Anal Fistül-Anal Abse
Apse (iltihapla dolu şişlik) , genellikle anal kanaldaki , ağızları anüs içersine açılan bezlerin ağızlarının tıkanması sonucunda meydana gelir. Oluşan apseler bir müddet sonra kendiliğinden boşalmak amacıyla , son barsak içersindeki bir yere veya anüs çevresindekideri kısmına açılır. Bu şekilde tünel açılmasına “fistül” denir. Anal fistüller hemen daima anal apse sonucunda meydana gelir.
Belirtiler
Anal apse ,anal kanala bitişik şişlik ve önemli ölçüde rahatsızlık meydana getirir.Şiddetli ağrı ve ateş oluşabilir. Anal fistülde anal kanaldan fistülün dış ağzına (genellikle anüs çevresindeki deri bölümüne)drene olan sıvı mevcuttur.Bu nedenle hafif miktarda ,zaman zaman miktarı artan akıntı(pis kokulu sarı-kahverengi renli bir akıntıdır)görülür.
Tedavi
Apsenin tedavisi cerrahi olarak drenajdır.Apse drene olduktan sonra kişilerin %50’sinde birkaç hafta sonra (bazen birkaç ay ya da yıl sonra)fistül oluşacaktır.Fistülün tedavisi cerrahidir.
Anal Kaşıntı
Geceleyin veya dışkılama sırasında en sıklıkla meydana gelir.Anüs bölgesi aşırı temizleme ve silme en sık nedendir.Anüs etrafında fazla terleme .
Bazı yiyecekler ve içecekler kaşıntıya neden olabilir.Bunlar arasında alkol,sirkeli yiyecekler,kahve,çukulata,fındık,mısır sayılabilir.Ender olarak bazı enfeksiyonlar ve deri hastalıkları kaşıntıyaneden olabilir.Kötü hijyen genllikle bir neden değildir.Buna rağmen kaşıntı meydana gelen kişilerde aşırı bir anal bölge temizliği ve silmeye eğilim göstererek tahrişi arttırır.
Psikiatri
Alkol bağımlılığı
Tarihçe
* 8 bin yıl önce Mezopotamyalıların arpayı ekmek yapmak için ilk ıslah etmesiyle bira yapımı başladı.
* 6 bin yıl önce Sümerler, Godin Tepelerinde (Batı İran ve Anadolu) bira ve şarap içiyorlardı.
* Paleolitik çağda fermente edilmiş meyve, tahıl ve baldan alkol yapılıyordu.
* Metanol, Yunanca Methy ve Sanskritçe Madhu kelimelerinden gelir ve bal, sarhoş eden madde anlamına gelir.
* Alkol kelimesi Arapçadan gelmektedir.
* Distilasyon, İS 8. yy’da Arabistan’da başlamıştır.
Alkolizmin Kliniği
* Alkolizm, davranışsal bir bozukluktur.
* Tekrarlayıcı olarak fazla miktarlarda alınan alkole bağlı problemler gelişmesi anlamına gelir.
* Alkolik, kötü sonuçlar doğurmasına rağmen, kompulsif bir biçimde alkol içmeye devam eder.
* Alkolizmde, alkol alımının sınırlanması ile ilgili kontrol kaybolmuştur
İnsanlar neden içiyorlar?
- Zevk almak
- Duygudurumu düzeltmek
- Stresle başa çıkmak
- Alkol içme arzusu (craving, aş erme)
Alkoliğin hayatı
* İçenlerle arkadaşlık eder, evlenir
* İçmek için her zaman neden vardır: mutluluk, neşesizlik, gerginlik vs
* İçme fırsatları sonsuzdur: maç, av, parti, tatil, doğum günü vs
* Alkolizm ilerledikçe problemler artar, yalnız içmeye başlar, gizlice içer, şişeleri saklar, durumun ciddiyetini saklamaya çalışır
* Suçluluk duygusu gelişir, suçluluk ve pişmanlık duygularını bastırmak için daha çok içmeye ve sabahları kalkınca içmeye başlar.
Alkolizmde kısır döngü
Suçluluk ve anksiyete nedeniyle daha çok alkol alır, alkol aldıkça anksiyete ve depresyon derinleşir ve şu belirtiler ortaya çıkar: Uyku kalitesinde bozulma, gece uyanmalar, depresif duygudurumu, huzursuzluk ve sıkıntı hisleri, panik nöbetleri, göğüs ağrısı, çarpıntı, nefes almada zorluk ……
Alkolizmde fiziksel bulgular
- Arkus senilis: gözün kornea tabakasında yağ halkası
- Acne rosecea : kırmızı burun
- Palmar eritem: avuç içinde kırmızılık
- Asteriksis: Elde flapping tremor (büyük amplitüdlü titreme)
- Sigara yanıkları: parmak, göğüs vs’de
- Morarıklıklar (düşme ve çarpmalara bağlı)
- Hepatomegali (karaciğer büyümesi), karın ağrısı
- Spider anjioma
- Periferik nöropati (el ve ayaklarda his kusurları, uyuşma vs)
- Kan tetkiklerinde anormallikler: GGT, MCV, AST, ALT, ürik asit, trigliseritler, üre yükselir
Doğal gidiş, cinsiyet farkı
Erkeklerde daha erken başlar (20 civarı), sinsi gidişlidir, 30 yaşından önce problemleri farketmek zordur. 45 yaşından sonra başlama nadirdir.
Kadınlarda başlangıç daha geç olur, depresyon daha sıktır.
Alkolizm tipleri
Gamma tipi alkolizm: Çok aşırı miktarda alkolün aralıksız biçimde alındığı epizotların yaşandığı, ama aralarda alkol alınmayan dönemlerin olduğu alkolizm tipi. Örneğin kişi günler boyunca sızıncaya kadar alkol alıp ayılır ayılmaz içmeye devam eder. Sağlık durumu nedeniyle içemez hale gelince birkaç gün hasta yatar, daha sonra 1-2 hafta alkol almaz ve sonra herşey yeniden başlar. Bu kişilerde temel problem alkol alımı ile ilgili kontrol kaybıdır, yasal ve sosyal problemler ön plandadır. Bunun tersine “Fransız tipi alkolizm”de kişi sürekli olarak fazla ama aşırı olmayan miktarlarda alkol alır, alkol kullanımı bir hayat tarzı haline gelmiştir. Herhangi bir nedenle alkol içmeyi durdururlarsa alkol yoksunluğuna girebilirler. Uzun vadede sağlık problemleri ortaya çıkar.
Tip A-B ya da 1-2: Erken yaşlarda başlayan, ailede alkolizm öyküsünün varolduğu, antisosyal kişilik bozukluğu ile birlikte sık görülen kötü gidişli alkolizm ve daha geç yaşta başlayan, aile öyküsünün olmadığı, daha çok depresyonun eşlik ettiği, daha iyi gidişli alkolizm tipi.
Komplikasyonlar (alkolizmin sonuçları)
Sosyal:
Boşanma, terkedilme
İş sorunları, devamsızlık
Ev-iş-trafik kazaları
Adli problemler
Tıbbi: 1.Akut sorunlar 2.Kronik sorunlar 3.Yoksunluk belirtileri
Karaciğer harabiyeti, kardiyomiyopati (kalp büyümesi), anemi (kansızlık), yüksek tansiyon, trombositopeni (pıhtılaşma sağlayan hücrelerde azalma), miyopati (kas yıkımı), kanser, teratojenite (anne karnındaki bebekte anormallikler), pankreatit (pankreas iltahabı), pnömoni (zatüre), merkezi sinir sistemi bozuklukları (retrobulbar nörit,Wernike-Korskof Sendromu ve bunaması, serebeller atrofi)
Alkol Yoksunluğu belirtileri
Otonomik hiperaktivite (terleme, nabız 100’ün üstünde)
titreme
uykusuzluk
bulantı ve kusma
geçici halusinasyon ve ilüzyonlar: alkolü bıraktıktan sonra 1-2 gün içinde görülür.
psikomotor ajitasyon
anksiyete
grand mal konvülzyonlar (epileptik nöbetler): alkolü bıraktıktan sonra 2 gün içinde görülür.
Deliryum tremens: Uzun süre fazla miktarda alkol alan kişilerde alkolü kestikten 2-3 gün sonra ortaya çıkabilen, ölüm riski taşıyan bir tablodur.
Bilinç ve konsantrasyon bozukluğu, görsel halusinasyonlar (gerçekte var olmayan şeylerin görülmesi), bulunduğu zamanı ve yeri karıştırma ile kendini belli eder, hızlı başlayıp dalgalı bir seyir gösterir.
En sık eşlik eden psikiyatrik bozukluklar:
- Majör Depresyon: Alkol bağımlılarının %30-50’sinde görülür
- Anksiyete bozuklukları: %30 sıklıktadır. Erkeklerde sosyal fobi, Kadınlarda agorofobi sıktır.
- İki uçlu duygudurum bozukluğu (manik depresif b)
- Diğer madde bağımlılıkları: başta sigara olmak üzere esrar vs.
- Kişilik Bozuklukları: antisosyal ve sınırda kişilik bozuklukları.
Alkolizm tedavisi
* Alkolikler tedavi için başvurduklarında genellikle ‘dibe vurmuşlardır’ yani sağlık, aile, meslek, sosyal yaşam vb yönlerden büyük kayıplara uğramış ve çaresiz duruma düşmüşlerdir. Bu hale düşmeden pek çok alkolik bu zevki terketmeye yanaşmaz, ya da buna karar verse de kolayca vaz geçer. Önemli olan bu denli kayba uğramadan bu kısır döngüyü durdurmaktır. Bu nedenle kişinin alkolik olduğu yani alkol karşısında zayıf, hatta alkolün esiri olduğunu farkedip kabullenmesi düzelmenin başlangıç noktasını oluşturur. Erken dönemdeki alkoliklerin bu gerçeği farketmeleri için “motive edici görüşmeler” yapılır.
* Alkolizm tedavisi yoksunluk belirtileri kalktıktan sonra başlar
* Hedef ayıklıktır (sobriety): Eşlik eden psikiyatrik bozuklukların ayırıcı tanısı ve tedavisi için de bu önemlidir.
* Ekip tedavisi gerekir
* Tedavi hastanın ihtiyaçlarına göre seçilmelidir.
* Tedaviden sonra uzun süreli izlem gereklidir. Kişi uzun süre hastanede kalsa bile daha sonra izlenmezse alkole dönmesi kolaydır. Düzenli aralıklarla görüşmelere ya da kendine yardım gruplarına katılmalıdır.
* Nüksler (tekrarlamalar) ilk 6 ayda en sıktır.
İlaç tedavileri
* Disulfiram (Antabus)
* Antidipsojenikler:
Naltraxone, Acomprasate
* Seratonerjik antidpresanlar
* Lityum
Psikoterapi
* Sıcak ama biraz otoriter bir yaklaşım gereklidir.
* Adsız Alkolikler gibi kendine yardım grupları tedaviye entegre edilmelidir.
* Davranışçı-kognitif tedaviler iyi sonuç verir.
* Eğitimsel faaliyetler tedavinin önemli bir parçasıdır.
* Psikoterapilerde iç görü üzerinde yoğunlaşılmamalıdır. Psikanaliz gibi bu türdeki terapiler alkol kullanımını daha da arttırabilir.
* Hastanın içinde bulunduğu aile ele alınmalıdır, çünkü alkolizm bir “Aile Hastalığı”dır.
Alkolizm, aşırı alkol kullanımı
TANIMLAMA:
Genellikle alkolizmin tanımı tanımlayan kişiye göre değişir. En basit anlamda ve en eski tanımı, kronik ve aşırı alkol alınmasıyla oluşan hastalıktır. Bağımlılığın farmakolojik ve psikolojik tanımı, gittikçe artan dozlarda alkol alma isteğidir. Ancak bu tanım da çok yeterli değildir, çünkü alkolizm diğer bağımlılıklara pek benzememektedir. Afyon bağımlıları, gittikçe artan dozlarda ve sonunda öldürücü miktarda madde ihtiyacı duyarlar, ancak alkoliklerin ihtiyaç duyduğu alkol miktarı tek seferde öldürücü olmamaktadır.Alkolizmi tanımlamak için en belirgin sinyal kişinin davranış şeklidir. Modern tıp; alkolizmi sebebi bilinmeyen, belirgin anatomik işaretleri olmayan ve alkol bağımlılığıyla ortaya çıkan bir hastalık olarak tanımlar. Ayrıca, hem psikolojik hem de fiziksel tıp, alkolizmin bir başka hastalığın, çoğunlukla da psikolojik bir bozukluğun, semptomu olabileceğini söylemektedirler. Bu anlamda, alkolizm, kronik, ilerleyen bir hastalıktır ya da psikolojik veya fiziksel bir başka hastalığın belirtisidir.
BELİRTİ VE BULGULAR :
• Şunu unutmamak gerekir ki, alkolizm davranışsal bir bozukluktur ve sürekli ve artan miktarlarda alınan alkole bağlı problemlerin gelişmesi anlamına gelir.
•Bir alkolik, tüm kötü sonuçlarına rağmen sürekli alkol içmeye devam eder ve bir süre sonra alkol alımını sınırlayamaz bir hale gelir.
•Alkolikler genellikle, alkol içen kişilerle arkadaşlık eder, hatta eşlerini bile onların arasından seçebilir.
•Alkolik bir insan, içmek için her zaman bir sebep bulur. Bu mutluluk, mutsuzluk, gerginlik, üzüntü, neşesizlik olabilir. Ayrıca, içmek için her zaman fırsat yaratırlar, maç, av, parti, doğum günü, düğün, sünnet vb.
•Alkolizmin ilerledikçe, alkolik kişilerin sorunları da artmaktadır. Örneğin, yalnız içmeye başlarlar, çevrelerinden saklayarak gizli içerler, şişeleri saklarlar. Bütün bu davranışların sebebi alkolik olduklarını çevrelerinden saklama arzusu duymalarıdır.
•Gittikçe artan bir suçluluk duygusu geliştiririler, bu suçluluk duygusu, pişmanlıkla birleşir ve bu duyguları bastırmak için daha çok içmeye başlarlar. Hatta sabah kalkar kalmaz içmeye başlarlar.
•Alkolizm bir kısır döngüye dönüşür. Suçluluğa ve alkolün yaptığı tahribata bağlı olarak kişide anksiyete ve depresyon başlar ve bu yüzden kişi daha çok alkol tüketir. Alkol tüketimi arttıkça depresyon derinleşir, kişi uyuyamamaya ya da sızmaya başlar, geceleri uyanır, depresif bir duygu durumu içine girer, kendisini sürekli huzursuz ve sıkıntılı hisseder, panik nöbetleri geçirir, göğüs ağrısı, çarpıntı ve nefes almada zorluk çeker.
• Arkus senilis: gözün kornea tabakasında yağ halkası
•Acne rosecea : kırmızı burun
•Palmar eritem: avuç içinde kırmızılık
•Asteriksis: Elde flapping tremor (büyük amplitüdlü titreme)
•Sigara yanıkları: parmak, göğüs vb.
•Morarıklıklar (düşme ve çarpmalara bağlı)
•Hepatomegali (karaciğer büyümesi), karın ağrısı
•Spider anjioma
•Periferik nöropati (el ve ayaklarda his kusurları, uyuşma vb.)
•Kan tetkiklerinde anormallikler: GGT, MCV, AST, ALT, ürik asit, trigliseritler, üre yükselmesi.
ETKİLENEN SİSTEMLER:
Alkolün kalbe çok zararlı olduğu bilinmektedir, bir alkolik sadece kalp hastalığına yakalanma riski altında değildir, alkol kalbe direk zarar da verebilir. Çoğunlukla, alkolizm, lipid seviyesinin aşırı yükselmesiyle oluşacak damar tıkanıklığı, kalp krizi ve erken ölümle sonuçlanır. Eğer alkolizm tedavi edilmezse, hasta kalp hastalıkları yüzünden büyük bir ihtimalle hayatını kaybedecektir.Aşırı alkol kullananlarda, vücut vitaminsiz kalacak ve özellikle B vitaminin eksikliğinden kaynaklanan hastalıklar başlayacaktır. Alkol tüm zihin fonksiyonlarına zarar verecektir. Yapılan tüm beyin hücreleri araştırmaları, alkoliklerin beyin hücrelerinin, normale oranla çok daha hızlı bir şekilde yok olduğunu, hatta “hücre deposunun” zamanla tamamen boşaldığını ortaya koymuştur. Bu durumda ne yazık ki, hastanın hemen hemen tüm zihinsel faaliyetleri durmaktadır. Gastrointestinal sistem de alkolden fazlasıyla zarar gören organ sistemlerinden biridir. Alkolizm sonucu, çok ileri düzeyde ülser (mide kanaması ya da delinmesi), ölümcül pankreas problemleri (akut pankreas vb.) ve pek çok başka hastalık ortaya çıkabilir. Ancak, tüm bunların arasında alkolizm konusu geçince en çok dikkat edilmesi gereken organ karaciğerdir.Alkolizm karaciğeri, çok sinsi ve tehlikeli bir hastalık olan sirozla sarar. Sirozun ilk basamağı, karaciğer hücrelerinin zedelenerek, yağ zerrecikleriyle dolmalarıdır. Karaciğer hücreleri bozulup, yağla kaplandıkça karaciğer büyümeye başlar. Eğer, alkolizm devam ederse, yaralar oluşmaya başlar. Yaralar gittikçe çoğalır ve sonunda tedavi edilemez hale gelir. Siroz ilerledikçe, alkolik çok daha ciddi sağlık problemleriyle karşılaşır. Bunlar çoğunlukla, kan zehirlenmesi (amonyak ve bilirubin), iktidarsızlık, kanamalar, bacakların ve bileklerin şişmesi, vücutta asit üretilmesi (içi sıvı dolu bir göbek) olarak ortaya çıkmaktadır. Eğer erken teşhis yapılıp, tedaviye başlanmazsa siroz öldürücü bir hastalıktır.
ALKOLİZM TEDAVİSİ:
Alkolikleri tedaviye razı etmek zor bir iştir. Pek çok alkolik, hastalığını inkar eder. Alkolikler tedavi için başvurduklarında genellikle “dibe vurmuşlardır” yani sağlık, aile, meslek ve sosyal yaşamlarından büyük kayıplar vermiş ve çaresiz duruma düşmüşlerdir. Bu hale düşmeden önce alkolikler, bu zevki terk etmeye pek yanaşmazlar, ya da buna karar verseler de kolayca vazgeçerler. Önemli olan bu denli kayba uğramadan bu kısır döngüyü durdurmaktır. Bu nedenle kişinin alkolik olduğu yani alkol karşısında zayıf, hatta alkolün esiri olduğunu fark edip kabullenmesi düzelmenin başlangıç noktasını oluşturur. Erken dönemdeki alkoliklerin bu gerçeği fark etmeleri için “motive edici görüşmeler” yapılır.
Alkol Tedavisinin Önemli Özellikleri Şunlardır:
•Alkolizm tedavisi yoksunluk belirtileri kalktıktan sonra başlar.
•Hedef ayıklıktır (sobriety): Eşlik eden psikiyatrik bozuklukların ayırıcı tanısı ve tedavisi için de bu önemlidir.
•Ekip tedavisi gerekir
•Tedavi hastanın ihtiyaçlarına göre seçilmelidir.
•Tedaviden sonra uzun süreli izleme gereklidir. Kişi uzun süre hastanede kalsa bile daha sonra
•izlenmezse alkole dönmesi kolaydır. Düzenli aralıklarla görüşmelere ya da kendine yardım gruplarına katılmalıdır.
•Nüksler (tekrarlamalar) İlk 6 ayda en sıklıkla görülür.
•Alkol tedavisi, fizyolojik, psikolojik ve sosyal olarak sınıflandırılabilir. Çoğu zaman, fizyolojik tedavi, psikolojik tedaviye ek olarak yapılmaktadır. Alkol tedavisinde psikoterapi vazgeçilmez bir yöntemdir
ALZHEİMER HASTALIĞI, BUNAMA,PRESENİL DEMANS
TANIMLAMA:
Alzheimer hastalığı, yaşlılıkla beraber ortaya çıkan ve başta unutkanlık olmak üzere çeşitli zihinsel ve davranışsal bozukluklara yol açan ilerleyici bir beyin hastalığıdır.
Beynin belli bölgelerinde, bilinmeyen bir nedenle birtakım proteinler birikir. Bu da beyindeki haberleşmeyi sağlayan sinir hücrelerinin hasar görmesine yol açar.Tanısı ön planda öykü almaya dayanmaktadır. Demans sebepleri arasında birinci sırada gelir.Bellek ve bilişsel işlevlerde günlük yaşam aktivitelerini kısıtlayacak derecede kronik ve ilerleyici kayıpla karakterizedir. Yaşamın orta ve ileri evrelerinde ortaya çıkar ve 50 yaş altında görülmesi pek nadirdir. Alzheimer hastalığı’nın görülme sıklığı yaşla birlikte artar, 65 yaşında gözülme sıklığı yüzde 5’lerdeyken, 60 yaş üstünde yüzde 30’a çıkar.
BELİRTİ VE BULGULAR:
Alzheimer hastalığının ilk belirtisi genellikle unutkanlıktır. Yakın zamana ait bilgileri hatırlama ya da yeni bilgiler öğrenme güçlüğü görülür. Ayrıca konuşma bozukluğu, karar verme güçlüğü, kişileri tanıyamama ya da yolunu kaybetme gibi başka zihinsel sorunlar’ da başgösterir.
Alzheimer hastalarında tabloya çoğu kez davranış ve kişilik bozuklukları da eşlik eder. Özellikle hastalık ilerledikçe, birçok hastada depresyon, saldırganlık, huzursuzluk, hayaller görme, uyku bozuklukları ya da amaçsızca dolaşma gibi ruhsal sorunlar görülebilir.
Zihinsel bozukluklar:
• Unutkanlık
• Öğrenme güçlüğü
• Konuşma bozukluğu
• Yolunu kaybetme
• Kişileri tanıyamama
• Karar verme güçlüğü
Ruhsal bozukluklar:
• Huzursuzluk
• İlgisizlik
• Saldırganlık
• Uyku bozukluğu
• Amaçsız dolaşma
• Gerçekdışı hayaller
• Depresyon
TANI:
Alzheimer belirtileri ile başvuran hastalara yapılacak radyolojik ve laboratuvar incelemeleri sonrası uygulanacak tanı kriterleri ile Alzheimer Teşhisi % 90 doğruluk ile konulabilmektedir.Alzheimer hastalığı bunamanın en sık nedenidir, ancak benzer belirtiler veren başka hastalıklar da vardır. Bu nedenle, Alzheimer hastalığının diğer bunama nedenlerinden tam olarak ayırt edilmesi gerekir.Sinir hastalıkları uzmanları, yani nörologlar ve ruh hastalıkları uzmanları, yani psikiyatristler, çeşitli testler, beyin filmleri ve laboratuvar tetkikleri sayesinde bugün büyük oranda kesin teşhis koyabilmektedir.
HASTALIĞIN SEYRİ:
Alzheimer hastalığı yavaş ilerleyen, ancak zaman içinde günlük yaşamı etkileyerek, hastayı geri dönüşsüz bir şekilde bakıma muhtaç bırakan bir hastalıktır.
Genel olarak 3 evreye ayrılır:
•Birinci evrede, unutkanlık, bildiği yerleri tanıyamama, bazı kelimeleri bulamama, işine ve hobilerine karşı ilgisini yitirme gibi erken belirtiler verir ve genellikle hasta olduğunu kabul etmek istemez.
•İkinci evrede, bellek kaybı belirginleşir, yakınlarının isimlerini unutabilir, yolunu kaybedebilir, konuşma bozukluğu artar, yıkanma, giyinme gibi gündelik işlerinde yardıma ihtiyaç duyabilir ve bazı hayaller görebilir.
•Üçüncü evrede, artık aile üyelerini tanımayabilir, yemek yemede ve yürümede güçlükler başlar, idrarını ve dışkısını tutamayabilir ve ciddi davranış bozuklukları görülebilir.
Alzheimer hastalığı, yaklaşık 5-8 yıllık bir ilerleme süreci içinde hastayı yatağa bağlı ve tamamen bakıma muhtaç duruma getirir.
TEDAVİ:
Alzheimer hastalığını tamamen ortadan kaldıracak bir tedavi bugün için ne yazık ki yoktur. Ancak belli bir süre hastalığın ilerleme hızını durduracak ya da yavaşlatacak bazı yeni tedavi olanakları bulunmaktadır. Kolinesteraz inhibitörleri adı verilen bu yeni ilaçlar, beyindeki sinir hücrelerinin hasarı sonucu azalmış olan asetilkolin adlı haberci madde miktarının dengelenmesine yardım ederek zihinsel işlevleri korurlar. İlaç tedavisi, Alzheimer hastalığını tamamen durdurmaz, ancak bellek kaybı dahil, çeşitli zihinsel bozukluk belirtilerinin hafiflemesini sağlar. Böylelikle hastanın günlük yaşam aktiviteleri daha uzun süre korunur. Depresyon, huzursuzluk, uykusuzluk ya da hayaller görme gibi davranış bozukluklarını tedavi etmek için de uzun zamandır kullanılmakta olan çok sayıda etkili ve güvenilir ilaç bulunmaktadır. İlaç tedavisine karar verecek olan kişi, nörolog (sinir hastalıkları uzmanı) veya psikiyatristtir (ruh hastalıkları uzmanı). Sonuçta ilaç tedavisi, hastanın yaşam kalitesini artırır ve daha uzun süre kendine bakabilmesini sağlar.
KAYNAKLAR:
• Abrams, W.B. Berkow , R. (eds.): Merck Manual of Geriatrics. Rahway, NO, Merck Co., 1990
• Tierney, M.C., et al.: The N1NCDS-ADRDA Work Group crileria for Ihe clinical diagnosis of probable Alzheimer’s disease: A climcopathologic study of 57 canes. Neurology38:359,l988
• Plurn, F. (ed.); Handbook of Physiology: Higher Finctions of the Nervous System. Bethesda, MD, American Physiological Society, 1987
Yazarı Dr. M. Dambro
ANAREKSİA NERVOZA
Genel olarak 12-18 yaşları arasında başlayan ve şişmanlamaya karşı ağır korku yüzünden bilinçli olarak aşırı zayıf kalma çabaları ile belirlenen bir bozukluktur. Toplumda ortaya çıkma sıklığı bilinmemekle birlikte eskiden sanıldığı gibi çok ender rastlanan bir rahatsızlık değildir. Anoreksia Nervozalı bireylerin yaklaşık %95′ i kadındır. Ve bir kişinin kız kardeşinde bu tür bir bozukluk varsa o kişide aynı hastalık riski belirgin oranda artmaktadır. Bozukluk daha üst sosyoekonomik sınıflarda daha sıktır.
En temel belirti aşırı kilo alma korkusudur. Bu durum kişinin yiyecek konusunda neredeyse fobik olacak noktaya dek varmasına neden olabilir. Şişmanlama korkusunun yanı sıra beden imgesinde de bozulma vardır. Buna bağlı olarak bu kişiler çok zayıf ve ince olsalar bile kendilerini şişman bulabilirler. Vücut ağırlığını kontrol altında tutabilmek için iki yolu kullanırlar: Kişilerin bir bölümü yiyecek alımını ileri derecede kısıtlarlar. Zaten aldıkları çok az yiyeceğin de çok az kalorili yiyecekler olmasına dikkat ederler. Bu kişiler buna rağmen ağır egzersizler de yaparlar. Diğer gruptaki kişilerde yiyecek alımının ileri derecede azaldığı açlık dönemleri ile aşırı yeme dönemlerinin birbirini izlediği gözlenir. Bu gruptaki kişiler, aşırı yemeden sonra şişmanlayacakları korkusuyla boğazlarına parmaklarını bastırarak kusarlar. Sık sık bunu yapan kişilerin el sırtında deri sertleşmesi olabilir. Sık kusan kişilerde mide asidinin etkisiyle dişlerde bozukluklar, çürümeler olur.
Bu kişilerin yeme davranışlarında ve yiyeceklerle olan ilişkilerinde gariplikler gözlenebilir. Yiyecekleri saklayabilir, yemek yapmak için mutfakta saatlerce uğraşabilirler.
Anoreksia Nervoza’ nın nedenleri günümüzde kesin olarak bilinmemektedir. Hastalığın oluşumu psikolojik, sosyolojik ve biyolojik olmak üzere üç boyutta ele alınabilir. Hastalığın ergenlikte ortaya çıktığı; bu dönemin cinsel ve sosyal çatışmalarla yüklü oluşu dikkate alınacak olursa; cinsel ve sosyal çatışmalarla başa çıkma konusundaki yetersizliklerin yiyeceklerden fobik kaçınma şeklinde ortaya çıkması öne sürülebilir.
Aşağıdakilerin varlığı halinde bu rahatsızlıktan bahsedilmektedir.
1-Bulunduğu yas grubu ve boy uzunluğu acısından normal kabul edilen en az kilo ya da bu ağırlığın üzerindeki bir kiloyu kendisi için uygun bulmayıp,kabul etmeme.
2-Yas ve boy göz önüne alındığında beklenenden daha düşük bir kilosu olmasına rağmen kilo almak veya şişmanlamaktan aşırı derecede korkma.
3-Kişinin kilosu ya da vücut şeklini algılayışında bozukluk vardır. Kişinin kendini değerlendirişinde kilo ya da vücut seklinin ,olağandan çok daha fazla ve anlamsız ölçüde bir yer kaplaması veya o anki kilosunun düşük olmasının öneminin farkına varmama.
4-Bayanlarda birbirini izlemesi gereken en az 3 adet döneminin olmaması
Bu rahatsızlığın kısıtlı ( bu durum yaşanırken kişide bir anda “patlayıncaya dek” yeme ya da kendini kusmaya ya da lavman- idrar söktürücüler ile yediklerini çıkarma davranışının olmadığı) tip ya da bu sayılan davranışların olduğu tiksinircesine yeme/ çıkartma tipi olarak 2 şekli vardır.
Hastaların çoğunun düşünce içeriği yemek ile ilişkilidir. Kimileri kalan, artan, yiyemedikleri yiyecekleri bırakamayıp, biriktirir, bazıları da hiç yapamayacağı yemek tariflerini edinmeye çalışabilir. Topluluk içinde yemek yeme konusunda isteksiz davranabilirler. Başlangıç ta çevrelerinden ilgi ve beğeni görmek için , kendileri üzerinde kontrol sağladıklarını görmek amacıyla alınan besinleri kısıtlamaya başlarlar. Eski kilolarına ya da çevrelerinde görünüm olarak beğeni kazanan kişilerin kilosuna inmek için hedef belirler. Kendileri gün içinde farklı zamanlarda tekrar tekrar tartar
Tıkınırcasına yeme-çıkartma tipine ait grubun alkol-madde kötüye kullanımı, daha çok duygusal durumda dalgalanmalar ve cinsel aktivitelere sahip olup, dürtülerini kontrollerinin daha zor olduğu gözlenmiştir.
Kişiler kilo kayıplarını arttırmak için fiziksel egzersizler yapar ya da yorucu fiziksel uğraşılar içine girerler. Öyle ki kişi daha çok enerji harcayıp, kilo verebilmek için oturmayıp, ayakta durmayı yeğleyebilir ya da durduğu yerde el ve ayaklarını hareket ettirebilir. Kişinin toplumsal ilişkileri azalabilir. Sadece is, fiziksel egzersiz ve kilo düşünceleri ile ilgilidir. Bir deri bir kemik kalsa bile kilolu olduğu düşüncesindedir. Kişiler kendilerine listeler hazırlayarak kendilerine yasakladıkları yiyecekleri belirterek, bunları yemeyeceklerine yeminler ederler. Yarim kilo bile almaları onları zayıflıktan şişmanlığa geçtikleri seklinde düşündürür. Uzun sure bir konuya dikkatlerini veremezler . Kendilerine güvensizlik yoğun bir şekilde kendini hissettirmektedir. Gitgide sosyal çevrelerini kısıtlarlar.
Çocuk gelişiminin erken evrelerinde, anne-çocuk iletişiminde çocuğun kendi başına,özgür davranışları üzerine yapılan müdahalelerin önemine dikkat çekilmektedir.
Anoreksia başlangıcı sonrasında genellikle obsesif- kompulsif davranışlar başlayabilir. Özellikle temizlik saplantıları ( ev temizliğine yönelik aşırı aktiviteler gibi) ve ders çalışma ile ilgili saplantılara rastlanabilir. Cinsel gelişimlerinde sorun olduğu gibi , cinsel isteksizlik ve diğer cinsel sorunlar da beraberindedir.
Bu kişilerde hastalığın yol açtığı vücutsal değişimler:
Hastalarda kansızlık, vücut su- tuz dengesinin bozulması, kanda kolesterol ve üre düzeylerinin artışı, karaciğer enzimlerinin yükselmesi, tiroid bezi hormonlarının düşmesi, kadınlarda ostrojen dediğimiz kadınlık hormonu ,erkeklerde testesteron denen erkeklik hormonu düzeylerinde düşme sonucu cinsel işlevlerde azalma, kalp atımında azalma ve düzensizlikler, beyin boşluklarının beyin dokusuna oranla kapladığı hacmin artışı oluşabilmektedir.
Kimlerde görülmektedir:
Bu rahatsızlık düzenli ve bol çeşitli yemek yeme olanaklarının olup, göze hoş görünmenin zayıf bir vücut yapısı ile paralel düşünüldüğü bati toplumlarında, kentsel alanlarda daha çok gözlenmektedir. Hastaların % 90-95 i kadındır. Anoreksia nervosa genç kızlarda % 0,5 oranında saptanmakta, genellikle 12-25 yas arasında rastlanmaktadır.
Son yıllarda yurt dışında yapılan çalışmalara göre hastalığın yüz bin kişide 15-20 arasında görüldüğü saptanmıştır.
Rahatsızlığın oluşumunda etkili risk faktörleri:
- Yaşanılan sosyo-kültürel çevrenin etkisi ile zayıflığın kesin güzellik ölçütü olması durumu yaygınlaştırmaktadır. Bazı mesleki alanlar ( hosteslik, modellik, dans ve müzikle uğraşanlarda) bu yüzden özellikle risk altındadır.
-Bu rahatsızlığı olanların ailelerinde depresyon, alkolizm, şişmanlık ve gene bir yeme bozukluğuna daha çok rastlanmaktadır. Bu kişilerin annelerinin daha çok diyet yapıp,yeme bozukluğunun olduğu, sürekli diyet yapma düşünceleri ile haşır nesir oldukları, kızlarının da diyetleri konusunda yoğun düşünceler içinde olabildikleri gözlenmiştir.
- Aile yapıları itibariyle, bağımsız hareket serbestisinin verilmediği ve aile işleyişi açısından yeterli keyif alınmayan doyum sağlanamayan ilişkilerin varlığı.
-Öncesinde var olan aşırı şişman beden yapısı
-Çocukluk cağı başlangıçlı diabet ( seker hastalığı) varlığı
- Geçmişte yaşanan cinsel, fiziksel tacizler.
Rahatsızlıktaki kişisel düşünce yapıları:
- Kişisel açıdan kendilerini yardıma muhtaç ama yardim edilemez görürler
- Kendi ve çevreleri üzerindeki denetimi kaybetme korkuları vardır.
- Aşırı bir şekilde başkalarının görüşlerine bağımlı olarak özgüvenlerini koruyabilen, onların yeterli ya da olumlu desteği olmadığında kendilerini bir hiç olarak görürler
- Bir şey ya tam olmalı ya da hiç olmamalı seklinde bir düşünce yapısı olan kişilerdir.
Hastalığın seyri:
Hastaların yarısının ilerleyen donemde iyileştiği, dörtte bir oranında hastanın kısmen iyileştiği, ancak bir miktar yakınmalarının sürdüğü belirlenmiştir. Hastalık sonucu olum oranının % 5 civarında olduğu gözlenmiştir.
Hastalığın gidisine olumsuz etki yapan faktörler:
-Ailede aşırı geçimsizlik, tartışmalı ortam
-bulimianın hastalığa eslik etmesi
-Kusma, dışkılamayı arttırıcı ilaç kullanımları
-Obsesif-kompulsif, histerik, depresif, nörotik davranış yapıları, zeminde bulunan psikiyatrik sorunlar nedeniyle, kişide vücutsal yakınmaların fazlaca gündeme gelmesi (gastrit, kolit vb.)
-Hastalığı inkar eden davranışlar içine girilmesi.
Hastalığın gidisini olumlu etkileyen etmenler arasında ise erken başlangıç yaşı, hastalığı kabul etmek ve kendine güvenen bir kişilik yapısının bulunması sayılmaktadır.
Tedavi:
Anoreksia Nervozalı hastaların tedavisi çoğu kez güçlüklerle doludur. Hastaların çoğunda, hastalık birkaç yıl önce başlamıştır. Tedaviye katılmak ve tedavi planları için isteksizdirler. Bu sebeple genellikle çocuklarının bu durumundan üzüntü ve endişe duyan anne babaları tarafından doktora getirilirler. Tedavide bireysel psikoterapi, grup ve aile terapisi, ilaç tedavisi gibi yöntemler kullanılabilir
Psikoterapide hastanın kendi duygularını uygun bir şekilde ifade edebilmesi, yeme davranışı üzerine kurulu yanlış düşünce tarzının değiştirilmesi, vücuduna yönelik olumsuz algılamaların düzeltilmesi, özgüvenin oluşturulması, kişilerarası sorunların belirlenip, çözümüne yönelen bir yaklaşımın oluşturulmasına çalışılır.Tedavide davranışçı terapi, aile terapisi ve grup terapisi kullanılabilir
Sık soda tüketenlere önemli uyarı
Kalp ve damar hastalığı olan kişilerde, sıcak havanın etkisiyle terleme ile birlikte vücudun aşırı sıvı kaybetmesi sonucunda kanın akışkanlığının azalmasının kalp krizine neden olabildiği belirtildi.Yazın daha sık tüketilen sodanın içindeki sodyumun, vücutta sıvı tutulmasına neden olarak tansiyonu artırdığı için tansiyona bağlı kalp yetmezliğine ve beyin kanamalarına yol açabildiği bildirildi.
Ankara Üniversitesi (AÜ) Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı ve İç Hastalıkları uzmanı Prof. Dr. Deniz Kumbasar yaptığı açıklamada, yüksek hava sıcaklığının kalp damar sisteminde bazı olumsuzlara neden olabileceğini söyledi.
Sıcak havanın kalp ve damar hastalıkları üzerinde doğrudan etkisi olmadığını ancak vücudun sıvı kaybetmesine bağlı sorunlara yol açabildiğini belirten Kumbasar, “Vücutta fazla sıvı kaybı olduğunda kanın akışkanlığı azalıyor. Bu azalma da kişide daha önceden kalp ve damar hastalığı olması durumunda, pıhtı oluşmasına ve kalp krizine neden olabiliyor” uyarısında bulundu. Kumbasar, sıvı kaybına bağlı bazı hormonlar salgılandığını belirterek, “Böbrek üstü bezinden salgılanan hormonlar, suyu tutmak için harekete geçiyorlar. Bu sırada da özellikle atardamarlarda çok fazla büzüşmeye neden oluyorlar. Bu da tansiyonun aşırı derecede yükselmesine ve yüksek tansiyona bağlı hayati önem taşıyan sorunların görülmesine neden olabiliyor” diye konuştu.
“İLACIN DOZUNA HEKİM KARAR VERMELİ”
Bir kişinin günde ortalama 2-3 litre arasında su tüketmesinin sağlık açısından kaçınılmaz olduğunu ifade eden Kumbasar, “Kalp ve tansiyon hastalarında, terleme ve damarların genişlemesi ile birlikte kan basıncı düşebiliyor. Tansiyon hastalarının, ilaç kullanımı, sıvı kaybı ve damar genişlemesinin de etkisiyle tansiyon değerleri düşebiliyor. Bu durumda da kimi hastalar tansiyon ilaçlarını kullanmıyorlar. Bu da ani tansiyon yükselmelerine neden olabiliyor” dedi. Kumbasar, bu tür durumlarda ilaç kullanımının kesilmesine ya da dozunun düşürülmesine kişinin değil hekimin karar vermesi gerektiğine dikkati çekti.
“TUZ SINIRLAMASI KAÇINILMAZ”
Kumbasar, kalp yetmezliği olanların soda tüketiminden kaçınmaları gerektiğine dikkati çekerek, sodanın içindeki sodyum oranının zararlı olduğunu söyledi. Tuz sınırlamasının, tansiyon ve kalp hastaları için kaçınılmaz olduğunu dile getiren Kumbasar, “Vücuttaki sıvının tutulmasına neden olan sodyum, tansiyonun artmasına neden olabilir. Tansiyon yükselmesi de kalp yetmezliği, beyin kanamalarına neden olabilir. Bu nedenle, kalp hastaları, soda tüketmemeli” uyarısında bulundu
Sindirim sisteminin dostu: Enginar
Eski çağlarda kralların sofralarını süsleyen ve yazın habercisi olarak adlandırılan enginarın içindeki “Ciarin” adlı madde, karaciğer, safra kesesi, böbrekler ve bağırsakların düzenli çalışmasına yardımcı oluyor
BURSA - Eski çağlarda kralların sofralarını süsleyen ve yazın habercisi olarak adlandırılan enginarın içindeki “ciarin” adlı madde nedeniyle karaciğer, safra kesesi, böbrekler ve bağırsakların düzenli çalışmasına yardımcı olduğu bildirildi. Uludağ Üniversitesi (UÜ) Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü Başkanı Prof. Dr. Vedat Şeniz, ilkbahar aylarından itibaren tezgahlara çıkan ve yazın habercisi olan enginarın tipik bir Akdeniz bitkisi olduğunu belirtti.
Eski çağlardan beri bilinen ve kral sofralarının en geçerli yemeği olarak anılan enginarın, “çok yıllık” bir bitki olduğunu ifade eden Şeniz, “Enginarın toprak üstü organları bir yıllık, toprak altında bulunan kök kısmı ise çok yıllıktır. Bulunduğu yerde 8-10 yıl kalabilir ve ürün verir. Sofralarımızı süsleyen değerli bir sebze olan enginarın besin değeri çok yüksektir. Birçok sebze türünden farklı olarak yüksek düzeyde karbonhidrat ve protein içerir. A, D, D2, B6 ve C vitaminlerini içinde barındırır” dedi.
Prof. Dr. Şeniz, mineral maddelerce de son derece zengin olan enginarın kalsiyum, magnezyum, manganez ve fosfor içeriğiyle dikkat çektiğini belirterek, şöyle devam etti:
Yaprakları kaynatılarak suyu içilebiliyor
“Enginarda bulunan ’ciarin’ isimli madde karaciğer, safra kesesi, böbrekler ve bağırsakların düzenli çalışmasına yardımcı olur. Enginarın ayrıca romatizma, üre, kolesterol ve damar sertliğini de iyi gelir. Sebze olarak yenmesinin yanı sıra yapraklarının da kaynatılarak suyunun içilmesinin faydalı olduğu bildirilmiştir. Sağlık için mevsiminde enginar tüketilmeli. Aslında sağlık açısından mevsiminde hangi meyveyi hangi sebzeyi yersek yiyelim faydalıdır.”
Türkiye’de “erkenci ve geççi” çeşitleri bulunan enginarın pazarlarda yüksek değer bulduğunu anlatan Şeniz, bu değerli sebzenin yabancı ülkelerde çocuk mamalarının yapımında, kozmetikte, içki ve boya sanayisinde de kullanıldığına işaret etti.
Şeniz, enginarın kültüre geç alınan bir sebze olması nedeniyle ekim alanlarının sınırlı kaldığını belirterek, şunları kaydetti:
“Enginar yetiştiriciliğinin fazla gelişememesinin önemli nedenlerinden biri de bitkinin iklim yönünden çok seçici olması ve tohumla üretilmemesidir. Bitki, toprak altındaki köklerden alınan bölümlerle çoğalıyor. Özellikle Fransa’da tohumla üretilebilen çeşitler geliştirildi. Bu çeşitler de ülkemize girmeye başladı. Dolayısıyla gelecek yıllarda bu sebzenin daha geniş alanlarda daha yüksek miktarlarda yetiştiriciliğinin yapılacağını düşünüyorum.”
Merhabalar, sizlere kendi kullandığım ve güzelliğinize katkıda bulunacak doğal yöntemleri sunacağım.
• Pürüzsüz bir vücut için: Işıl ışıl bebek teni gibi yumuşacık bir ten sahibi olmayı hepimiz isteriz. Hayl değil bir kaç dokunuşla sizler de kendinizi bebekler gibi hissedeceksiniz. Benim kendime özel bir kaç formülüm var. Banyoda iken deniztuzu ve limon suyu ile cildime masaj yapıyorum.
Etkileri: Limon iyi bir cilt sıkılaştırıcıdır. Antiseptiktir. Ferahlık sağlar. Koltukaltı bölgenize limon suyu sürdüğünüzde terleme etkisini ve kötü kokuları ortadan kaldırır. Boş yere deodarantlara paranızı harcamayınız. Deniztuzu cilde hoş bir yumuşaklık sağlar. Görünümü limontuzunu andırır. Aktarlarda kolayca bulabilirsiniz. 100 gr yaklaşık 80-90 kuruş. Deniztuzunu cildinize peeling etkisi yaratır.
• Cildinizi bildiğimiz çay şekeri ile ovarsanız yine pürüzsüz ve pırıl pırıl bir cilde kavuşursunuz. Özellikle tüylerden dolayı batık sorunu yaşayanlar için en pratik yöntemdir. Tüylerin uç kısımları belirmeye başladığında şekeri su ile çok hafif ıslatarak masaj yapınız. Böylece sivilce ve batık sorunlarınızdan kurtulursunuz.
• Sivilcelerimle Başım Dertte Diyenler İçin: Sivilcelerinizden en kısa sürede limon suyu ve elma sirkesi karışımı ile pansuman yaparak kurtulabilirsiniz. Limon antiseptik özellik taşır. Elma sirkesi de aynı şekilde mikrop arındırıcıdır. Limon ve elma sirkesini beraber kullandığınızda;
• Cildinizdeki sivilceler kuruyacaktır ve iltihaplı görüntü ortadan kalkacaktır.
• Sivilceleriniz yayılmayacaktır.
• Cildiniz gergin ve bebek teni gibi yumuşacık olacaktır.
• Cildinizin rengi giderek berraklaşacaktır. Limon ten rengini açar.
• Cildiniz pürüzsüz ve fazla yağdan arınmış olacaktır.
• Gülümsediğinizde yanaklarınızda hoş bir parlaklık olacaktır.
• Cildinizde tüylenme gibi bir sorun var ise tüylerinizi kökünden aldıktan sonra limon ve elma sirkesiyle masaj yaptığınızda tüylerinizden zamanla kurtulursunuz.
• Cildinizdeki lekeler için de iyi gelecektir.
• Cildinizde akneler var ise zamanla azalacaktır ve sıkmaktan kurtulacaksınız.
Ben elma sirkesi ve limon suyunu düzenli olarak elimden geldiğince kullanmaya çalışıyorum. Boş yere paranızı pahalı kremlere harcamayınız. Sivilceleriniz için en büyük önlemlerden biri ellerinizi yüzünüze çok fazla temas ettirmemeniz olacaktır. Ellerinizle gün boyu bir çok yere dokunuyorsunuz bir de temizlenmemiş ellerle yüzünüze dokunursanız tüm mikropları yüzünüze taşırsınız.
Ayrıca Amerikalı bir doktor, sivilcenin asidik olduğunu ve bazik solüsyonla notrleştirilmesi gerektiğini vurguluyor. Bunun için bir su bardağı suda bir yemek kaşığı karbonatı kaynatıp soğutulur. İyice çalkalandıktan sonra yatmadan önce temiz yüze pamuk ile pansuman yapılarak sabaha kadar bekletilmesi gerekiyormuş. Siyah noktalar için de oldukça iyi bir etki sağlıyormuş.
• Yaz Geldi Eyvah Dirseklerim ve Topuklarım Diyenler İçin: Haliyle bir çoğumuz bilgisayar kulanıyoruz. Bazı zamanlarda ise dikseklerimizi masaya dayıyoruz ya da başka nedenler… İçinin suyu sıkılmış bir limonu dirseğinize yerleştiriniz. Yaklaşık 5 dakika beklettikten sonra zeytinyağı ile 1-2 dakikalık masaj yapınız. Dirsekleriniz yumuşacık ve pürüzsüz olacaktır.
Topuklarınız için ise, eczanelerden kolayca temin edebileceğiniz ponza (topuktaşı) ile ılık su eşliğinde 5 dakika kadar ovunuz. Sonrasında dilediğiniz bebek yağını ya da zeytinyağını sürerek masaj yapınız. Çok kısa zamanda pembe ve pürüzsüz topuklara kavuşacaksınız.
• Acısız Bir Epilasyon İçin: Epilasyon bayanlar için başlı başına bir dert. İster bacak, ister koltukaltı, ister genital olsun artık evde acısız bir epilasyon keyfi yaşayabilirisiniz. Emla Krem lokal anestetiktir. Deriye sürüldükten yaklaşık 30-40 dakika sonra uyuşukluk hissi verir. Sürüldüğü bölgede his kaybı yaratır. Ağda, cımbız, makine ile yapılan epilasyonda acı hissedilmez. Emla Kremi eczanelerde kolayca bulabileceğiniz gibi sigortanız var ise yazdırarak da alabiliyorsunuz. Emla krem genelde çoçuklarda kullanılan bir lokal anestetiktir. Bu kremi doktorunuza yazdırırken utanıp sıkılmanıza gerek yok. 
• Işıl Işıl Gözler ve Uzun Kirpikler İçin: Yorgun ve kızarık gözleriniz varsa şimdiden vedalaşabilirsiniz. Demlenip soğutulmuş poşet çayı gözleriniz kapalı iken üzerlerine koyarak bir müddet bekletiniz. Bir iki damla çayı da gözlerine damla olarak damlatınız. Çay ile kirpiklerinizi yıkadığınız taktirde kirpiklerinizin gürleşip uzadıklarını farkedeceksiniz.
Bir de koyu renk saça sahip olanlar demlenmiş ve ılıtılmış çay ile saçlarını yıkadıklarında güneşte parlayan hafif ve hoş bir kızıllık elde derler. Doğal saç boyası yani.
• Güçlü Tırnaklar İçin: Güçlü, kırılmayan sert tıknaklar için limon ve zeytinyağı karışımını kullanıyorum. Etkisini çok çabuk gösteriyor
• İnci Gibi Dişer İçin: Çoğu kimseler dişlerini beyazlatmak için tuzla ovmayı tercih eder. Beyazlattığı bir gerçek ancak diş minesini çizme gibi bir durum yarattığı için çok da ideal değil. Benim favorilerim arasında karbonat ve limon karşımı ilk sıralarda yer alıyor. En sevdiğim ise ceviz yaprağı. Ceviz yaprağıyla dişlerinizi ovduğunuzda dişleriniz ve dişetleriniz güçlenecektir. Pırıl pırıl bembeyaz dişlerle etrafa gülücük saçacaksınız. Yalnız ceviz yaprağını dudaklarınıza temas ettirdiğinizde dudaklarınız kına rengine dönüşür.
• Vücudumda Kötü Kokular Oluyor Diyenler İçin: [/color][/i][/b] Duşta iken son durulama suyuna bir limon sıkınız. Bu su ile boyundan aşağı duş alınız. Özellikle koltukaltı terlemesi için birebir. Bir de lavanta yağı var. Vücutta hoş bir koku bırakıyor.
•Saçlarım Cansız Diyenler İçin: Çoğumuz saçlarımız yumuşacık olsun, kolay taransın diye saç kremlerini tercih ederiz. Son durulama suyuna bir yemek kaşığı sirke katıp saçlarınızı duruladığınızda yumuşaklık ve parlaklığa hayran kalacaksınız. Sirke yapamam diyeler için limon suyu öneririm. Yalnız saç diplernize değil de orta ve uç kısımlarına çok ılık su eşliğinde uygulayınız.
Cilt Yanıkları ve Ameliyat İzleri İçin : Ciltte oluşan yanık, ameliyat izlerinde Contractubex®Jel son yılların en başarılı jelidir. Cildin skar dokusu üzerinde gevşetici ve düzeltici etkiye sahiptir. Yara iyileşimini hızlandırır, kaşıntıyı giderir. İçinde sağlıklı hücrelerin yenilenmesine yardımcı olan Allantoin maddesi bulunur. 2 ve 4 ayda iyileşme sağlar. Bu ilacı almanız için çok yüksek paralar ödemeniz gerekmiyor skk karşılıyor.
Diş Kaybının Nedenleri ?
Ağız sağlığınıza yeterince ilgi göstermemek, diş hekimine altı ayda bir yapılması gereken ziyaretleri aksatmak sizin dişinizi kaybetmenize neden olabilir. Diş kaybı siz 40 yaşınızdayken de 80 yaşınızdayken de başınıza gelebilir. Bu durumla karşılaşmamak için ağız sağlığına gerekli ilgiyi gösterip diş çekimini ziyaret etmeyi ihmal etmememiz gerektiğini vurgulayan Plusdent Diş Kliniği’nden Diş Hekimi Onur Öztürk bunların yanı sıra bir kişinin dişini kaybetmesinin bir çok nedeni olduğunun da üstünde duruyor. İşte dişlerimizi kaybetmemize neden olan başlıca nedenler;
•Diş eti hastalığı; Yapılan son araştırmalara göre 35 yaş üzerinde dişeti hastalığına sahip kişilerin %57 sinin dişlerini kaybetmekte olduklarını belirten Diş Hekimi Onur Öztürk dişeti hastalığının gingivitis ve periodontitis içerdiğini bununda diş kaybına neden olduğunu açıklıyor. Aynı zamanda periodontal hastalığın sigara kullanımından, diyabetten, stresten, kötü ağız bakımından, hormonal değişikliklerden ya da kalıtım nedeniyle meydana geldiğini de vurguluyor.
•Diyabet; Diş kaybının en önemli nedenlerinden biri olan diyabet aynı zamanda dişeti hastalığına yakalanma riskini de arttırır. Aynı zamanda diyabet kemik kaybına neden olduğu için bu da diş kaybına neden olur.
•Sigara kullanımı; Sigara kullanımı diş kaybıyla eşleştirilmiştir. Yapılan son araştırmaların sigara kullanımının diş kaybına neden olduğunu gösterdiğini Diş Hekimi Onur Öztürk belirtti.
•Diğer Nedenler; Diş kaybının diğer nedenleri kötü beslenme, genetik yatkınlık, kötü yapılmış köprüler, hatalı dolgular, AIDS, kemoterapi, uyuşturucu kullanımı, bazı kalsiyum önleyicilerdir.
•Diş kaybı; İnanması güç olsa da diş kaybının en önemli nedeni diş kaybı olduğunu belirten Diş Hekimi Onur Öztürk eğer bir diş kaybederseniz bu diğer dişleri kaybetmenize neden olabilir diyor.
Hayatınız boyunca dişlerinizi kaybetmenizin birçok nedeni olur ancak bunlara sebep olan gerçek nedeni öğrenir ve ona karşı önlem alırsanız diğer dişlerinizi bu tehlikeden korumuş olursunuz. Bunun içinde diş hekiminize 6 ayda bir kontrole gitmenizi öneririz.
Katil Grip TekLikeSi.
İngiltere hükümeti önlem alınmadığı takdirde, 50 milyon kişinin ölebileceğini açıkladı.
İngiltere hükümeti, 50 milyon kişiyi öldürebilecek bir grip salgınının kaçınılmaz bir biçimde yayılmasına karşı dünyanın önlem almakta başarısız olduğu uyarısında bulundu.
Independent gazetesinin “Dünya katil grip salgınına karşı uyarıldı” başlıklı haberinde İngiliz Hükümetinin sağlık uzmanlarına hazırlattığı şok rapor yer aldı.
Bakanlar, erken uyarı sistemlerinin eşgüdüm açısından eksik olduğunu, vizyondan ve berraklıktan da yoksun olduğunu söyledi. Hükümetin bu ifadesi Lordlar Kamarası Hükümetlerarası Örgütler Komitesi’nin raporunda yer aldı. Rapor, Dünya Sağlık Örgütü’nü işlevsiz olmakla suçluyor. Hükümete göre 1968′den bu yana bu tür bir salgın olmasa da yeni bir salgın kaçınılmaz.
Bakanlara göre böylesi bir salgın tüm dünyada 2 ila 50 milyon kişiyi, İngiltere’de ise 75 bine yakın kişiyi öldürebilir. Yılda 800 milyon kişinin dünya genelinde turistik seyahat yaptığı düşünülürse bu tür bir salgının çok hızlı bir şekilde yayılması engellenemeyebilir.
Serinlenirken hastalanmayın.
Deniz ve havuz keyfiniz kabusa dönüşmesin…
Bunaltıcı sıcakların etkili olduğu günlerde serinlemek ve rahatlamak amacıyla tercih edilen havuz ve deniz keyfinin, dikkat edilmezse birçok hastalığa neden olabileceği bildirildi.
Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği (CİSED) Başkanı Dr. Cem Keçe, AA muhabirine yaptığı açıklamada, havuzların, özellikle yaz aylarında insanların ortak kullanım alanı olduğunu belirterek, bazı havuzların hastalıklara davetiye çıkardığını söyledi.
Keçe, havuzlardan bulaşan hastalıklar arasında tifo, hepatit A ve E, dizanteri ve paratifo gibi ateşli ishal yapan mikroplar, göz, kulak, burun ve boğaz enfeksiyonları ile mantar, uyuz, impetigo gibi deri hastalıklarının sayılabileceğini kaydetti.
Bulaşıcı hastalıklardan korunulması için su sirkülasyonu fazla olan, periyodik kimyasal ve fiziksel temizlik işlemlerinin ihmal edilmediği yüzme havuzlarının tercih edilmesi gerektiğini belirten Keçe, şöyle konuştu:
”Yeterince temizlenmeyen havuzlar ve kirlilik seviyesi yüksek sahiller tehlikeli olabilir. Yüzme havuzunda normal klor seviyesi 0,8 mg/lt düzeyinde olmalı ve çok iyi çalışan filtreleme sistemi bulunmalıdır. Hepatit A ve B aşısı olmayan çocuklar havuza gönderilmemeli. Havuz kenarlarında yiyecek yenilmemeli ve sigara içilmemeli. Ateşli hastalık veya ishal vakası geçirilirken havuza girilmemeli. Bone kullanılmalı. Suya tükürülmemeli.”
Bazı sağlık sorunlarına yol açabileceğinden dolayı ıslak mayoyla oturulmaması ve yeterince kurulanması gerektiğini kaydeden Keçe, şunları söyledi:
”Havuzda su yutmamaya dikkat edilmeli, kulak enfeksiyonlarına karşı kulak tıkacı kullanılmalı. Ciltte sıyrık veya kesik varsa yüzme sonrasında su ve sabunla temizlenilmeli. Göz enfeksiyonlarının önlenmesi için su altı gözlüğü veya maskeleri kullanılmalı. Çocukların havuzlara tuvaletlerini yapmaları engellenmeli, lağım karışan alanlara yakın bölgelerdeki denizlerde yüzülmemeli.”
UykuSuz Araç KuLLanmayın.
Uzmanlar anlatıyor bu belirtiler oluyorsa uygun biryere çekin ve uyuyun
Uzmanlar, direksiyon başında uykusuz ve yorgun araç kullanmanın en az alkollü araç kullanmak kadar tehlikeli ve en önemli kaza nedenlerinden biri olduğunu belirtiyor. Özellikle tatil yolunda uzun süreli araç kullanan sürücülerin, gözlerin karıncalanması, ensede gerginlik, sırt ağrıları, esneme, trafik işaretlerinin atlanması ya da hatırlanmaması gibi belirtiler ortaya çıktığında araç kullanmayı bırakıp, uygun bir yerde yeterli uykuyu alıncaya kadar uyuması öneriliyor.
Sivas Emniyet Müdürlüğü Bölge Trafik Denetleme Şube Müdürlüğü, son dönemlerde kentte meydana gelen ölümlü ve yaralamalı trafik kazalarının büyük bir bölümünün yorgun ve uykusuz araç kullanmaktan kaynaklandığını tespit edince harekete geçti.
Özellikle geçiş noktasında bulunan kentte son 1 ay içerisinde, il dışından gelen sürücülerin ve tatil yolundaki kişilerin geçirdiği trafik kazalarında 19 vatandaşın hayatını kaybetmesi ve bu kazaların büyük bir bölümünün yorgun ve uykusuz araç kullanmaktan kaynaklanması üzerine ekipler hazırladıkları broşürlerle sürücüleri uyarıyor.
Sürücülere yapılan uyarılarda yorgun ve uykusuz araç kullanmanın en az alkollü araç kullanmak kadar tehlikeli olduğu ve en önemli kaza nedenlerinden biri olduğu vurgulanıyor.
Uykusuzluğun tıpkı alkol ve uyuşturucunun etkisi altındaki gibi sürücülük performansını olumsuz yönde etkilediğini belirten yetkililer, direksiyon başındayken yorgunluk ve uykusuzluğun belirtilerini ise şöyle sıralıyor:
”Gözlerin karıncalanması, ensede gerginlik, sırt ağrıları, esneme, başı dik tutmakta güçlük çekilmesi, gözleri belirli bir noktaya odaklamada güçlük çekilmesi, trafik işaretlerinin atlanması ya da hatırlanmaması.”
Hazırlanan broşüre göre, yapılan araştırmalarda 8-9 saatten fazla araç kullanıldığında yorgunluk ve dikkat dağılmasına bağlı ciddi sorunların başladığı belirtiliyor. Özellikle kamyon sürücülerinin yorgunluğa ve uykusuzluğa bağlı kazalara daha yatkın olduğu, ölümlü trafik kazalarının yüzde 13.9′unun ağır vasıta kazaları olduğu kaydediliyor.
Kazaların sabaha karşı yoğunlaştığı, özellikle sabahın ilk ışıklarının uykuyu tetiklediğinden gece çok acil olmadığı sürece yola çıkılmaması tavsiye ediliyor.
Verilen bilgilere göre, ortalama 16 saatten fazla uykusuz kalma sonucunda sürüş performansında önemli derecelerde bozulmaların ve trafik güvenliği açısından ciddi tehlikelerin başladığı kaydediliyor.
Yolculuk öncesi ve yolculuk esnasında yenilen yağlı, baharatlı, aynı zamanda uykuya sebebiyet verecek (yoğurt, ayran gibi) yiyecek ve içeceklerden uzak durulması, daha hafif yiyecekler ve uyarıcı içeceklerin tercih edilmesi öneriliyor.
Uykusuz ve yorgun araç kullanmaya bağlı kazaların genel özellikleri ise gece geç saatlerde meydana gelen ağır kazalar olması, kazaya karışan tek aracın olması ve aracın yoldan çıkması, kazanın hız limitinin yüksek olduğu yollarda meydana gelmesi, sürücünün kazayı önleyebilmek için herhangi bir girişimde bulunamamış olması ve çoğunlukla araçta yalnız olması olarak özetleniyor.
Bu tür kazaların önlenmesi için direksiyon başına geçmeden önce uykusuzluğa neden olan hastalıkların tedavi edilmesi, yeterli uykuyu almak için zamanın iyi planlanması, gece saat 12 ile sabah saat 6 arası mümkün olduğunca araç kullanılmaması, uykulu iken yasal limitin altında bile alkol alınmaması, uyku getirici ve uyuşturucu etkisi olan ilaç tedavisi süresince araç kullanılmaması öneriliyor.
Direksiyon başında iken de düzenli aralıklarla mola verilmesi, günde ortalama 8-9 saatten fazla araç kullanılmaması, yorgun ve uykusuz hissedilmesi halinde araç kullanmayı bırakıp uygun bir yerde yeterli uykuyu alıncaya kadar uyunması, 15-20 dakikalık uyku molalarının performansı artırdığı görüldüğünden yola devam etmeden önce kısa uyku molası verilmesinin güvenli sürüş açısından önemli olduğu kaydediliyor.
Klimadaki Tehlike !
Bunaltan sıcaklarda klimayla serinleyenler, dikkat…
Sıcak havanın artmasıyla birlikte kullanım sıklığı artan klimanın, dış kulak iltihabı, grip, nezle, zatürre gibi üst solunum yolu enfeksiyonlarına neden olabildiği belirtildi.
Ankara Üniversitesi (AÜ) Tıp Fakültesi İbn-i Sina Hastanesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gürsel Dursun, AA muhabirine yaptığı açıklamada, küresel ısınmanın da etkisiyle hava sıcaklıklarının mevsim normallerinin üstüne çıkmasına paralel olarak, evde, iş yerlerinde ve araçlarda sıkça kullanılan klimanın, kontrolsüz ve uzun süre kullanılmasının ciddi sağlık sorunlarına yol açabildiğini söyledi.
Klimalardaki polen filtrelerinin, düzenli olarak değiştirilmemesine bağlı olarak, filtre üzerine çeşitli virüslerin yerleşebildiğini belirten Dursun, şunları kaydetti:
”Çok şiddetli hastalık yapma özelliğine sahip olan virüsler, klima aracılığıyla üst solunum yoluyla mekan içindeki kişilere geçiyor ve üst solunum yolu enfeksiyonlarına neden olabiliyor. Klimaya bağlı gelişebilecek üst solunum yolu enfeksiyonları, grip, nezle, soğuk algınlığı ile kendini gösteriyor, orta vadede sinüzit, bademcik iltihabı, dış kulak iltihabına, zatürre ve bronşite yol açabiliyor. Hatta, kimi zaman ölümcül zatürre ataklarına bile neden olabiliyor.”
Dursun, klimanın çalışması ile havadaki nem oranının azaldığını ve mekanda yoğunlaşan kuru havanın da burun içi dokularda ve boğazda tahrişe neden olduğunu, buna bağlı olarak kişide enfeksiyon görülme riskinin arttığını dile getirdi.
Bu tür olumsuz etkilerin görülmemesi için olabildiğince doğal havalandırma yapılması gerektiğini vurgulayan Dursun, şunları söyledi:
”Çok gerekmedikçe klima yerine mekandaki pencere ve kapıların açılarak ortamın havalandırılması daha uygundur. Klima kullanımı halinde ise ortamda klimanın doğrudan solunuma gelmesinin engellenmesi gerekmektedir. Klimanın, araç içinde, camlara ya da ayaklara, ev ya da iş yerlerinde de doğrudan yüze denk gelmeyecek, ortama gelecek şekilde ayarlanması, olası hastalıklara karşı koruyucu bir yöntem olacaktır. Klima, gün içerisinde mümkün olduğun az süre kullanılmalı ve ortamdaki nem miktarının artması için zaman zaman doğal havalandırma yapılmalı.
Filtrelerde biriken virüslerin arındırılması için düzenli olarak, klimanın bakımının ve temizliğinin yapılmasına özen gösterilmeli.”
-YAZ AYLARINDA SIK GÖRÜLEN DİĞER HASTALIKLAR-
Yaz aylarında en çok karşılaşılan problemlerin başında dış kulak yolu hastalıklarının geldiğini de belirten Dursun, havuza ve denize girilmesine bağlı olarak özellikle dış kulak yolunda enfeksiyonların ortaya çıkabildiğini kaydetti.
Dursun, havuz sularının temiz olmamasının enfeksiyon riskini tetiklediğine dikkati çekerek, ”Böyle bir durumda kişide çok şiddetli bir kulak ağrısı görülür. Kulağa dokunmak bile ağrı uyandırabiliyor. İşitmede azalma ve kulaklarda tıkanıklık hissi olabiliyor” dedi. Bu tür şikayetlerin olması durumunda kişinin hemen su ile temasının kesilmesi gerektiğini ifade eden Dursun, en kısa sürede hekime başvurulmasını önerdi.
Dış kulak enfeksiyonunun, antibiyotik ile tedavi edildiğini belirten Dursun, kulak iltihabı geçiren ya da kulak zarı delik olan kişinin, havuza ya da denize girerken, kulaklarına vazelinli pamuk ile tıkaç yapması ya da silikon tıpa kullanması gerektiğini söyledi.
Dursun, orta kulak iltihaplarının ise genellikle grip, nezle gibi üst solunum yolu enfeksiyonlarından sonra geliştiğini vurguladı. Orta kulak iltihaplanmasının, sesin derinden gelmesi, ağrı, işitmenin azalması ya da kaybolması şeklinde belirti verdiğini vurgulayan Dursun, hastalığın ileri safhasında kulak zarının delinerek, iltihabın dışarı akabildiğine dikkati çekti.
-”BURUN KANAMALARINDAN ENDİŞE ETMEYİN”-
Burun kanamalarının da yaz aylarında özellikle çocuklarda sıkça karşılaşıldığını kaydeden Dursun, özellikle kuru ve tozlu havalarda burun içindeki damarların çabuk tahriş olmasına bağlı olarak görüldüğünü belirtti.
Dursun, bunda endişe edilecek bir şey olmadığını, soğuk su ile yıkamak, burun kanatlarına elle bastırarak tampon yapmak ya da nemlendirici pomat kullanmak gibi uygulamalar yapılabileceğini söyledi.
Burun kanaması halinde başın kesinlikle arka tarafa doğru yatırılmaması gerektiğine dikkati çeken Dursun, böylesi bir durumda kanın hava yoluna kaçabileceğini bu nedenle başın öne doğru eğilmesi gerektiğini bildirdi.
Prof. Dr. Gürsel Dursun, kanamanın durmaması ya da kanama sıklığının artması halinde de hekime başvurulması gerektiğini dile getirdi.
Fıtık
a)Çok ağır cisimlerin kaldırılması.
b)Ani bükülmeler,çekmeler ve adale zorlanmaları.
c)Karın içi bölgesine aşırı bir baskı yapan oldukça fazla kilo alınması.
d)Organların yerini değiştirebilecek büyük bir karın timörünün gelişmesi.
e)Karın bölgesinde fazla baskı yapabilecek gebelik durumu.
f)Dışarı çıkarken zorlama yapan kronik kabızlık.
g)Karın içi bölgesinde aşırı baskı yapan devamlı ve şiddetli öksürme halleri ve nöbetleri.
Losyonlar ve Yapılışları.
Losyonlar belirli özelikleri kendinde toplayan, yüz, beden ve saç bakımında kullanılan sıvılardır. Cildi derinden temizler, amaca göre cildi sıkıştırır, yumuşatır, nemlendirir, uyarır, şifa verir, renk kazandırır, bakterileri yok ederler. Cildi duyarlı olanlar bitkilerle hazırlanan losyonlardan özellikle yararlanırlar. Bu değerli bitkilerin aktif yönünü cilde geçirmenin en kestirme yolu, onları sıvı haline getirmektir. Bunlar her ne kadar cildi tam temizlemese de, yüz yıkandıktan ve temizlendikten sonra bir parça pamuk ile yüze sürüldüğünde cildin rengini ve cinsini olumlu etkiler. Cildi duyarlı olanlar her gün ciltlerine uygun losyonu kullanır*larsa, cildin temiz kalmasını sağlayabilirler.
Cildi temizlemek ve yumuşatmak için losyon
Malzemesi: İki veya üç tane olgun üzüm (çekirdeği çıkarılmış).
Yapılışı: Üzüm ikiye bölünüp temizlenmiş cilde sürülür, yüz kuruyunca bir kat daha sürülür. Yüze sürülen üzüm suyu kurudukça işlem tekrarlanır. Böylece birkaç kat sürüldükten sonra kuruyan yüz yıkanıp kurutulur. İyi bir sonuç almak için bu işlem bir hafta süre ile tekrarlanır.
Yağlı ciltler için losyon
Malzemesi: Bir tatlı kasığı salatalık sütü, bir tatlı ka*vı losyonu (sıcak demleme).
Yapılışı: Salatalık rendelenir, sunu sıkılır. İçine eşit miktarda ada çayı losyonu katılır. Bir kat sürülüp kuruduktan sonra uygulama birkaç, kez tekrarlanır, yüz yıkanıp kurutulur.
Problemli ve sivilceli ciltler için losyon
Malzemesi: Bir çorba kasığı kurtulmuş lavanta çiçeği, bir çorba kasığı papatya çiçeği, bir çorba kaşığı kekik.Yarım çorba kaşığı asilbent tentürü, bir bardak su.
Yapılışı: Bitkiler kapaklı bir kabın içine (madeni olmayacak, paslanmaz çelik olabilir) konur, su ilave edilir.Ateşe konup kaynamaya başladıktan sonra ateş kısılır ve beş dakika kaynatılır.Ateşten çekildikten sonra soğutulup temiz bir tülbentten süzülür.Suyun tümünü çıkar*mak için gerekirse tülbent elle sıkılır, elde edilen sıvı temiz bir şişeye konduktan sonra içine asilbent tentürü katılıp çalkalanır. Bu şişe buzdolabında saklanır.
Gözenekleri genişlemiş ciltler için losyon
Malzemesi: Üç çorba kaşığı salatalık suyu, on iki çorba kaşığı mürver çiçeği suyu, iki çorba kaşığı gül suyu, bir çorba kaşığı asilbent tentürü.
Yapılışı: İki çorba kaşığı mürver çiçeği, 1,5 bardak suda hafif ateşte kaynatılıp süzülür. Tüm malzeme ka*rıştırılır, kullanılmak üzere bir şişeye konur.
Normal ve yağlı ciltler için, cildi berraklaştıran losyon
Malzemesi: Bir portakal kabuğu, greyfurt kabuğu, soğuk arı su.
Yapılışı: Meyve kabuklarının üstünü üç ilâ beş santim aşa*cak kadar arı su konur. Bir gece bekletip, ertesi gün süzülür ve kullanılır. İyi bir sonuç almak için bir süre için günde birkaç kez sürülmelidir.
Kuru ciltler için losyon
Malzemesi: Bir kahve fincanı havuç suyu, bir tatlı kaşığı zey*tinyağı veya badem yağı.
Yapılışı: Tüm malzeme karıştırılarak iyice yedirilecek şekilde cilde sürülür. Yarım saat sonra yüz, maden su*yu ile yıkanmalıdır.
Siyah noktalar ve yağlı ciltler için losyon
Malzemesi: Bir adet çok olgun domates, bir tatlı kaşığı glise*rin, bir veya iki damla asilbent tentürü.
Yapılışı: Domates ezilin ince bir tülbentten süzülür. Gliserin ve asilbent tentürü katılıp karıştırılır, şişeye ak*tarılıp kullanılmak üzere saklanır. Cildin yağlı ve siyah noktalı kısımlarına bolca sürülür.
Vitaminli bitkisel losyon
Malzemesi: Bir avuç maydanoz, bir tatlı kaşığı kuru nane (terci*hen br nanesi), bir tatlı kaşığı polen, 1,5 fincan su.
Yapılışı: Kaynar suyun içine nane. maydanoz ve polen konur.Bir saat demlendirildikten sonra süzülüp kullanılır.
Vücut losyonu
Malzemesi: Yüz gram gül suyu, yirmi gram alkol, bir tatlı kaşığı lavanta çiçeği yağı. bir tatlı kaşığı lavanta losyonu.
Yapılışı: Tüm malzeme ben-mari usulü karıştırılır ve cam şişeye konup serin bir yerde saklanır.
Anne Adayları Sigaradan Uzak Durmalı!
Mersin Üniversitesi (MEÜ) Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Cengiz Özge, annenin gebelikte sigara içmesinin, çocuklarda dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu gibi hastalıklara neden olabileceğini söyledi.
Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Cengiz Özge ve Çocuk Psikiyatristi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Fevziye Toros, çocuk ve ergenlerde dikkat eksikliği ve hiperaktivite (aşırı hareketlilik) bozukluğu ile sigara ilişkisini araştırdı. Yapılan araştırmaya göre, annenin gebelikte sigara içmesinin, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu için risk oluşturduğu ortaya çıktı.
Yrd. Doç. Dr. Cengiz Özge, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun, nedeni bilinmeyen heterojen bir bozukluk olduğunu ifade etti. Bu hastalığın, çocukluk çağı ve ergenlikte en yaygın görülen ruhsal bozukluklardan biri olduğunu ifade eden Özge, bozukluğun, okul çağı çocuklarının yüzde 3 ile 10 unda görüldüğünü belirtti. Özge, “Sigara ve diğer bozukluklar arasındaki ilişki ile ilgili araştırmalar uzun yıllardan beri yapılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ile annenin gebelik sırasında sigara içmesi, anne ve babanın sigara alışkanlığı, çocuğun sigara dumanına maruz kalıp kalmadığı, ebeveynlerin eğitim ve gelir düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır” dedi.
Yaşları 6-15 arasında olan 125 dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanılı çocuk ve ergen grubu, herhangi bir ruhsal bozukluğu olmayan 75 çocuk ve ergen ile ebeveynler üzerinde yapılan araştırmada, verilerin, çocuk ve ergen psikiyatri polikliniğinde bir uzman tarafından demografik faktörler ve ebeveynlerin sigara içmeyle ilgili özelliklerini içeren yapılandırılmış soru listesiyle elde edildiğini belirten Özge, araştırma sonuçlarına göre, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğuyla annenin gebelik sırasında sigara içmesi, annenin sigara içiyor olması ve pasif içicilik arasında anlamlı bir ilişki saptandığını kaydetti. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğuyla gelir düzeyi ve babanın sigara içiyor olması arasında istatistiksel olarak bir ilişki saptanmadığını da belirten Yrd. Doç. Dr. Cengiz Özge, yine bu çalışmadan elde edilen verilerle, annenin gebelikte sigara içmesi ve çocuğun sigara dumanına maruz kalmasının dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu için önemli bir risk faktörü olduğu sonucuna varıldığını söyledi.
Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunda Temel Belirtiler
Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun; dikkat eksikliği, aşırı hareketlilik ve dürtüsellik olmak üzere 3 temel belirtisi olduğunu ifade eden MEÜ Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Cengiz Özge, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bir kişide dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun varlığından söz edebilmek için bu belirtilerin 7 yaştan önce başlamış olması, ev ve okul gibi birden fazla ortamda görülüyor olması, en az 6 ay olmak üzere sürekli olması ve kişinin günlük yaşamını etkileyecek boyutta olması gerekir.
Dikkat eksikliği ölçütleri; belirli bir işe ya da oyuna dikkatini vermekte zorlanmak, dikkatin kolayca dağılması, dikkatsiz hataların yapılması, başlanılan işi bitirememe, kendisiyle konuşulurken dinlemiyormuş gibi görünme, görev ve etkinlikleri düzenlemekte zorlanma, ev ödevi, okul aktiviteleri gibi yoğun zihinsel çaba gerektiren işleri yapmaktan kaçınma, etkinlikler için gereken eşyaları kaybetme ve günlük etkinliklerde unutkanlık olarak belirlenmiştir. Bunlardan en az 6 sının, en az 6 aydır, birden fazla ortamda görülüyor olması durumunda dikkat eksikliği olabileceği düşünülür.
Hiperaktivite, bireyin yaşına ve gelişim düzeyine uygun olmayacak biçimde hareketli olmasıdır. Uzun süre yerinde oturamama, otururken elin ayağın kıpır kıpır olması, gereksiz yere sağa sola koşturma, eşyalara tırmanma, sakince oynamakta zorlanma, sürekli hareket halinde olma ve çok konuşma gibi belirtilerle kendini gösterir. Dürtüsellik ise, genel olarak bireyin kendini kontrol edebilmesinde sorun olmasıdır. Acelecilik, istekleri erteleyememe, söz kesme, düşündüğünü hemen yapma, aklına geleni geldiği anda söyleme, sırasını beklemekte güçlük çekme gibi belirtilerle kendini gösterir.”
Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun 3 farklı tipte görüldüğüne işaret eden Özge, “Birincisinde dikkat eksikliği belirtileri ön plandadır, aşırı hareketlilik ve dürtüsellik ya yoktur ya da tanı alacak kadar şiddetli değildir. İkinci tip dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunda aşırı hareketlilik ve dürtüsellik belirgin olarak vardır, dikkat eksikliği belirtileri vardır, ancak tanı alacak kadar şiddetli değildir. Birleşik tip denilen üçüncü tipte ise hem dikkat eksikliği hem de aşırı hareketlilik ve dürtüsellik belirtileri tanı alacak kadar şiddetlidir.
En sık olarak görülen tip birleşik tiptir. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun nedeni kesin olarak bilinmemekle birlikte sorumlu olduğu düşünülen bazı etkenler vardır. Kalıtım ve genetik nedenler, çevresel etkenler ile beyindeki yapısal ve işlevsel farklılıklar dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun nedenleri olarak sayılabilir. Çevresel etkenler direkt olarak dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğuna neden olmaz. Sadece genetik olarak yatkınlığı olan bireylerde riski artırır” şeklinde konuştu.
Göz Kuruluğuna Son.
Bu yöntem bir harika…
Uzman doktor Gürkan Çelikkol, klasik ”lasik” yönteminin uygulanması sırasında ortaya çıkan ozon gazının gözün yüzeyindeki sinir uçlarını etkileyerek göz kuruluğuna neden olduğunu ifade ederek, ”S-Lasik yönteminde ise işlem sırasında lazerin uygulanmadığı alanlar kapatılarak, ortaya çıkan ozon gazının göze hasar vermesi engelleniyor” dedi.
Çelikkol, yaptığı açıklamada, miyop, hipermetrop, astigmat gibi gözdeki kırma kusurlarını tedavi etmek için kullanılan lazer yöntemlerinin tümünde excimer lazer kullanılarak, korneanın (saydam tabaka) net görmeyi sağlayacak şekle kavuşturulduğunu söyledi.
Excimer lazerin diğer yöntemlerden farklı olarak soğuk bir lazer olduğunu, çevre dokulara zarar vermediğini, yakarak değil dokuyu tozlaştırarak tedavi sağladığını kaydeden Çelikkol, ”Aynı excimer lazerle yapılan, göz numaralarını sıfırlama ya da daha doğru ifadeyle doğal net görme kazandırmak amacıyla yapılan tedavilere farklı isimler verilmesinin sebebi kullanım tekniğinin farklı olmasından kaynaklanıyor” dedi.
En gelişmiş lazer tedavi yöntemi olması, yaklaşık 4-5 dakika sürmesi, ağrısız, acısız, kansız ve güvenli bir uygulama olması nedeniyle ”lasik” yönteminin çok tercih edildiğini anlatan Çelikkol, bu tedavi sonucunda görüş netliğinin çok hızlı oluştuğunu, göz numaralarında kısmi geri gelmenin görülmediğini bildirdi.
Hastaların göz ve yüz yapısında bir engel olmadığı sürece bu metodun kullanılabildiğini belirten Çelikkol, bunun uygulanmasında engel olduğu takdirde ise PRK ya da lasek yöntemlerinin tercih edildiğini belirtti.
Klasik lasik yönteminde, korneadan bir kapakçığın kaldırılmasıyla ortaya çıkan kornea yatağına lazer yapıldı


barış




